Aysun Şeremet•Danışmanlık hakkında bilgi almak için WhatsApp’tan iletişime geçin.
WhatsApp →06.07.2026
Sitüasyon: Güçlenen Benliğin Yeniden Ezilmesi İnsan neden kendisini iyi hissetmeye başladığı bir anda kendi ayağına çelme takar? Neden tam bir şeyler yoluna girmişken yanlış kişiyi arar? Neden aylarca toparlandıktan sonra bir gece dönüp kendisini yeniden aynı acının içine bırakır? Neden kendisini küçümseyen bir ilişkiden çıkar, biraz güçlenir, sonra neredeyse aynı ilişkiyi başka bir insanla yeniden kurar? Neden tam ‘artık eskisi gibi değilim’ dediği yerde, eskiden yaptığı şeyi yeniden yapar? Bazen dışarıdan bakınca insanın davranışı gerçekten anlaşılmaz görünür. ‘Madem sana bu kadar kötü davranıyordu, neden geri döndün? Madem bu iş seni tüketiyordu, neden yine bütün yükü sen aldın? Madem annenle konuşunca bu kadar kötü hissediyorsun, neden her kararından önce yine onu arıyorsun?’ Madem kendini toparlamıştın, neden yine kendini mahvedecek şeyi yaptın?’ Belki de bütün bu soruların içinde yanlış olan tek bir varsayım vardır. İnsanın her zaman kendisi için iyi olanı seçeceğini sanmak. Oysa ruhsal hayat böyle çalışmaz. İnsan her zaman iyi olana gitmez. Bazen tanıdık olana gider ve tanıdık olan şey acı bile olsa, zihin onu yabancı bir iyilikten daha güvenli bulabilir.Alice Miller, Yetenekli Çocuğun Dramı’nda çok çarpıcı bir kavramdan söz eder; sitüasyon. Buradaki mesele yalnızca kişinin başına gelen bir olay değildir. Kişinin farkında olmadan, bir zamanlar içinde ezildiği ruhsal durumu yeniden kurmasıdır. Miller’ın anlatımıyla, sanki güçlenmeye başlayan benlik yeniden ezilir. Bu cümle üzerinde biraz durmak gerekiyor.Çünkü insanın kendisine yaptığı bazı şeyleri başka hiç kimse ona yapmıyor olabilir. Artık babası karşısında değildir ama kendisini babasının sesiyle eleştiriyordur. Artık annesi onu küçümsemiyordur ama aynaya baktığında annesinin gözleriyle kendisine bakıyordur. Artık öğretmeni ‘sen yapamazsın’ demiyordur ama yeni bir işe başvurmadan önce kendi kendisine ‘zaten seni almazlar’ diyordur. Artık çocuk değildir, artık odasına gidip kapıyı kapatmak zorunda değildir, artık susmak zorunda değildir, artık ekonomik olarak bağımlı değildir, artık çıkıp gidebilir ama gitmez. Çünkü bazen hapishanenin kapısı açıldıktan çok sonra bile insan hücresinde oturmaya devam eder. Kapı açıktır fakat içeride yıllardır yaşayan biri için dışarısı özgürlük kadar bilinmezliktir de. Belki sitüasyon tam olarak burada başlar. İnsan geçmişte kendisine yapılanı, bugün kendi hayatının içinde yeniden sahneye koyar. Sigmund Freud buna başka bir yerden bakardı. Freud’un ‘tekrar zorlantısı’ kavramı, insan ruhunun en tuhaf görünen davranışlarından birini anlatır. İnsan neden acı veren şeyi tekrar eder? Çünkü ruhsal sistem için geçmiş her zaman ‘geçmiş’ değildir. Bazı yaşantılar zamanın içinde kalır. Bazılarıysa insanın içinde kalır. Freud, kişinin hatırlayamadığı şeyi bazen tekrar ettiğini söyler. Yani insan oturup çocukluğunu düşünmez. ‘Babam beni sürekli küçümsiyordu, o halde ben de beni küçümseyen bir adam bulayım’ demez. Bilinçdışı bu kadar açık konuşmaz. Onun dili daha dolambaçlıdır. Bir insanla tanışır. Adam biraz mesafelidir. Biraz ulaşılmazdır. Bazen çok yakındır, bazen ortadan kaybolur. Kadın arkadaşlarına şöyle der; ‘bilmiyorum, onda başka bir şey var’ Belki gerçekten vardır ama bazen ‘başka bir şey’ dediğimiz şey, ruhun çok eskiden tanıdığı bir histir. Beklemek, merak etmek, seçilip seçilmediğini anlamaya çalışmak. Birinin yüzüne bakıp bugün sevilecek mi, reddedilecek mi diye sezmek. Çocukken annesinin yüzünden havayı okuyan çocuk, otuz beş yaşında sevgilisinin WhatsApp’taki son görülmesini okuyabilir. Sahne değişmiştir. Oyuncular değişmiştir ama insanın içinde oluşan duygu şaşırtıcı biçimde aynıdır. İşte Freud belki burada şunu söylerdi; sen geçmişi hatırlamıyor olabilirsin. Ama geçmiş bazen seni hatırlar. Melanie Klein’ın nesne ilişkileri kuramından baktığımızda mesele biraz daha derinleşir. Çünkü insan hayatına yalnızca dışarıdaki insanlarla devam etmez. Bir süre sonra onları içine de alır. Annenin sesi içeri girer. Babanın bakışı içeri girer. Çocukken size nasıl davranıldığı, zamanla sizin kendinize nasıl davrandığınızın bir parçası olabilir. Bir çocuk sürekli eleştiriliyorsa, büyüdüğünde yanında onu eleştirecek birinin bulunmasına her zaman ihtiyaç kalmaz. Görevi kendisi devralabilir. Bir hata yapar; ‘nasıl bu kadar aptal olabilirsin?’ der. Bir fotoğrafına bakar; ‘çok kötü çıkmışsın’ Bir toplantıda konuşmak ister; ‘saçmalama, rezil olacaksın’ Birisi onu över; ‘beni gerçekten tanısa böyle düşünmezdi’ der. Dikkat edin. Artık ortada çocuğu ezen yetişkin yoktur ama ezilme devam etmektedir. Belki de Miller’ın ‘güçlenen benliğin yeniden ezilmesi’ dediği şeyin en acı tarafı budur. İnsan bir süre sonra gardiyanını içinde taşımaya başlayabilir. Ve içerideki gardiyan çok çalışkandır. Siz biraz özgürleşince hemen gelir. ‘Fazla sevinme. Çok güvenme. Sen kim oluyorsun? Birazdan bir şey olacak. Bu kadar iyi gidemez. Kendini ne sanıyorsun?’ İnsan bazen mutluluğunu bile bu yüzden yarıda keser. Çünkü çocukluğunda rahat olmak güvenli değilse, yetişkinlikte huzur tuhaf hissettirebilir. Her şey yolundayken bir huzursuzluk başlar. ‘Bir şey var’ Aslında bir şey olmayabilir. Ama sinir sistemi sakinliği henüz tanımıyordur. Wilfred Bion burada bize çok kıymetli başka bir kapı açar. Bion’a göre insanın yaşadığı duyguyu taşıyabilmesi için onu düşünebilir hale getirmesi gerekir. Fakat bazı çocukların duyguları çocukken yeterince karşılanmaz. Çocuk korkar, kimse korkusuna anlam vermez. Çocuk öfkelenir, terbiyesizlik yapma’ denir. Çocuk üzülür; ‘ağlayacak ne var?’ denir. Çocuk yorulur; ‘Sen daha ne gördün?’ denir. Çocuk bir süre sonra şunu öğrenir; hissettiğim şey burada barınamıyor. Peki duygu nereye gider? Yok olmaz. İnsan ruhunda yok edilen duygu diye bir şey yoktur.Bazen biçim değiştirir. Kaygı olur, beden ağrısı olur, kontrol ihtiyacı olur, mükemmeliyetçilik olur, ilişkide yapışma olur, ilişkiden kaçma olur, bazen de sitüasyon olur. İnsan, içinde düşünemediği duyguyu hayatında yeniden kurar. Sanki ruh şöyle der; ‘belki bu kez anlayacağız’’ Ama çoğu zaman anlamayız. Sadece yine aynı yerde buluruz kendimizi. Yine terk edilmekten korkarken, yine birini ikna etmeye çalışırken, yine kendimizi anlatırken, yine ben aslında böyle biri değilim’ derken. Yine bir başkasının bizi seçmesini beklerken. Ve insan bazen aynı hikayeyi yıllarca yaşar ama hikayenin adını koyamaz. Margaret Mahler’in ayrışma-bireyleşme kuramını düşündüğümüzde, insanın kendi benliğine sahip çıkabilmesi gelişimsel bir başarıdır. Çocuk bir noktada ‘Ben’ demeye başlar. Ben istiyorum, ben istemiyorum, ben seviyorum, ben sevmiyorum, ben gidiyorum, ben kalıyorum. Fakat bazı ailelerde çocuğun ‘Ben’i aile için fazla gürültülüdür. ‘Hayır’ dediğinde nankör olur. Öfkelendiğinde saygısız olur. Farklı düşündüğünde asi olur. Kendi kararını verdiğinde ‘bizi beğenmiyor’ denir. Çocuk ne yapar? Bağını korumak için benliğini biraz küçültür. Biraz daha, biraz daha… Sonra büyür. Hayat ona alan açar. Bir işe girer. Kendi parasını kazanır. Başka bir şehre taşınır. Bir ilişki kurar. Terapiye başlar. Ve içindeki benlik yavaş yavaş doğrulur. Tam burada çok ilginç bir şey olabilir. Kişi kendi gücünden rahatsız olmaya başlar. Çünkü güçlenmek yalnızca iyi hissettirmez. Bazen suçluluk da yaratır. ‘Annem yalnızken ben nasıl mutlu olurum? Babam bu kadar zorlanmışken ben nasıl rahat ederim? Kardeşim yapamadı, ben yaparsam ayıp mı?’ Ailem böyle yaşarken ben nasıl başka bir hayat kurarım?’ İşte güçlenen benlik yeniden eğilir. Kimse bastırmamıştır belki. İnsan kendi omzuna kendi elini koymuş ve kendisini aşağıya doğru itmiştir. Çünkü bazen çocuk için ailesinden daha iyi yaşamak bile bilinçdışında bir ihanet gibi hissedilebilir. Jacques Lacan’ın diliyle söylersek insan çoğu zaman kendisini Öteki’nin bakışında kurar. ‘Ben kimim?’ sorusunun cevabını kendi içinde değil, başkasının yüzünde arar. Beni sevdi mi? Beni beğendi mi? Bana kızdı mı? Benden uzaklaştı mı? Benimle gurur duydu mu? Bir insan hayatını bu sorularla geçirdiğinde kendi arzusunu duyması giderek zorlaşır. Bir gün ona ‘sen ne istiyorsun?’ diye sorarsınız. Susar. Gerçekten bilmez ama annesinin ne istediğini bilir. Babasının neye kızacağını bilir. Eşinin neyi seveceğini bilir. Patronunun beklentisini bilir. Arkadaşlarının onu nasıl görmek istediğini bilir.Bir tek kendisini bilmez. Sonra hayatında ilk kez kendisi için bir şey yapar ve tuhaf bir huzursuzluk gelir. Mesela bir kadın yıllarca herkesi memnun etmiştir. Bir gün telefonu açmaz, sadece uyumak ister, yatağına uzanır. On dakika sonra suçluluk başlar. ‘Acaba ayıp mı oldu?’ Kalkar, telefonu alır, geri arar. İşte sitüasyon bazen bu kadar küçüktür. Kimse ona ‘beni ara’ dememiştir, kimse onu zorlamamıştır ama güçlenen benlik on dakika yaşamış, ardından eski düzen tarafından yeniden ezilmiştir. Peter A. Levine’ın travma çalışmalarından baktığımızda ise bu tekrarların yalnızca düşünsel olmadığını da görürüz. Beden de öğrenir. Beden, bir zamanlar hayatta kalmayı sağlayan örüntüleri kolay kolay bırakmaz. Çocukken karşı çıkmak tehlikeliyse, yetişkin olduğunuzda ‘hayır’ demeden önce kalbiniz hızlanabilir. Bugünkü insan tehlikeli değildir ama beden bunu henüz bilmiyordur. Bir mesaj yazarsınız; ‘bu akşam gelemeyeceğim’ gönder tuşuna basamazsınız, silersiniz, yeniden yazarsınız. ‘Canım çok özür dilerim, yanlış anlama, aslında gelmeyi çok istiyordum ama…’ Bir bakarsınız üç satırlık sınır, on beş satırlık savunmaya dönüşmüş. Neden? Çünkü yetişkin benliğiniz sınır koymaktadır ama bedeniniz eski bir odadadır. Eski bir yüzü beklemektedir, eski bir öfkeye hazırlanmaktadır. İşte bazen insanın bugünkü hayatında yaptığı şeyi yalnızca bugüne bakarak anlayamayız. Çünkü davranış bugündedi ama alarm çok eskidir. Günlük hayatta sitüasyonun yüzlerce küçük hali vardır. Kendisini değersiz hissettiren ilişkiden ayrılan birinin, aylar sonra yine ulaşılmaz birine aşık olması, başarılı olduğu halde tam terfi alacakken işi bırakmayı düşünmesi, kilo veren birinin kendisini iyi hissetmeye başladığı dönemde yeniden kontrolsüz yemeye başlaması. Yıllarca ailesinin yükünü taşıyan birinin hayatı biraz sakinleştiğinde kendisine yeni bir kriz bulması. Sevildiği bir ilişkide ‘bir şey eksik’ deyip, peşinden koşturduğu ilişkilerde yoğun tutku hissetmesi. Bir insanın tam iyileşirken terapiyi bırakmak istemesi, tam görünür olmaya başlamışken ortadan kaybolması, tam biri onu gerçekten severken soğuması. Bunların her biri elbette tek bir nedenle açıklanamaz ama bazen sorulması gereken soru şudur; ‘bu davranış bana ne kazandırıyor? değil, bu, davranış beni hangi eski duyguya geri götürüyor?’ Çünkü insan bazen acıyı sevdiği için acıya dönmez. Acının içinde kim olduğunu bildiği için döner. Huzurda kendisini tanımayan biri, kaosta eski kimliğine kavuşabilir. ‘Ben yine uğraşanım. Ben yine bekleyenim. Ben yine kurtaranım. Ben yine yeterli olmaya çalışanım. Ben yine terk edilenim’ Acı tanıdıktır, rol bellidir, metin ezberdedir ve insan, kendisini yıllardır oynadığı oyunda güvende hissedebilir. Perde her defasında aynı yerde açılır. Sadece karşısındaki oyuncunun adı değişir. Alice Miller’ın ‘güçlenen benliğin yeniden ezilmesi’ ifadesi bu yüzden bence çok sarsıcıdır. Çünkü bize şunu gösterir; bazen insanın iyileşmesinin önündeki engel yalnızca geçmişte ona yapılanlar değildir, geçmişte ona yapılanların, bugün onun kendi içinde yaşamaya devam eden biçimidir. Bir zamanlar susturulmuştur. Şimdi kendisini susturur. Bir zamanlar küçümsenmiştir. Şimdi kendi başarısını küçümser. Bir zamanlar ihtiyaçları görülmemiştir. Şimdi kendi ihtiyacını erteler.Bir zamanlar sevgiyi kaybetmemek için uyum sağlamıştır. Şimdi herkes gittikten sonra bile uyum sağlamaya devam eder. Trajedinin en sessiz tarafı belki de budur. Savaş bitmiştir ama asker hala siperdedir. Kapı açılmıştır ama mahkum hala izin istemektedir Anne artık odada değildir. Baba artık karşısında değildir. Eski sevgili çoktan gitmiştir ama insan onların kendisine yaptığı şeyi kendi içinde sürdürmektedir. Belki iyileşmek geçmişi silmek değildir. Belki geçmişin ellerini bugünkü benliğimizin üzerinden yavaşça çekmektir. Bir gün ‘hayır’ deyip ardından kendimizi cezalandırmamaktır. Bir gün mutlu olup ‘kesin bir şey olacak’ demeden o mutluluğun içinde biraz daha kalabilmektir. Bir gün biri bizi sevdiğinde kaçmadan, sevgiyi küçümsemeden, kusur aramadan orada durabilmektir. Bir gün başarılı olduğumuzda ‘şans’ demek yerine emeğimizi görebilmektir. Bir gün yorulduğumuzda kendimizi tembellikle suçlamadan dinlenebilmektir. Ve belki en önemlisi… Kendi benliğimiz biraz doğrulduğunda, onu yeniden ezmemektir. Çünkü insan bazen hayatı boyunca başkalarından kurtulmaya çalışır. Sonra bir gün fark eder; içinde, onların bıraktığı bir ses yaşamaktadır. İyileşme belki de o sesi susturmakla başlamaz. Önce onu tanımakla başlar. ‘Bu benim sesim değil. Bu bana bir zamanlar söylenen bir şey. Bu korku eski. Bu suçluluk tanıdık. Bu sahneyi daha önce yaşadım’ Ve insan ilk kez aynı sahnenin ortasında başka bir şey yapar. Telefonu geri aramaz, kendini açıklamaz, peşinden gitmez, başvurusunu geri çekmez, sevildiğinde kaçmaz, mutluluğunu bozmaz, kendi omzuna koyduğu o eski eli fark eder ve yavaşça kaldırır. Belki hayat o anda birdenbire değişmez, belki gökyüzü açılmaz, belki geçmiş yerinden kıpırdamaz ama insanın içinde küçücük bir şey olur. Yıllardır ezildiği sahnede ilk kez kendi yanında durur ve belki benlik tam da böyle güçlenir. Büyük zaferlerle değil, bir zamanlar kendisine yapılanı, artık kendi kendisine yapmamayı öğrenerek. Çünkü bazen özgürlük, kapının açılması değildir. İnsanın, açık kapıdan çıkabileceğine nihayet inanmasıdır…
01.07.2026
Neden bazı insanlar en büyük başarılarından sonra bile kendilerini boş hisseder? Bir konseri düşünün. Binlerce insan aynı anda ayağa kalkıyor. Dakikalarca süren alkışlar… Sahnedeki sanatçı gülümsüyor, belki hayatının en başarılı gecesini yaşıyor. Herkes onun yerinde olmak istiyor. Sonra gece bitiyor, ışıkları sönüyor, salon boşalıyor, sanatçı evine dönüyor ve ertesi sabah yatağından kalkmak istemiyor. İçinde açıklayamadığı bir boşluk var. Bir anlamsızlık, bazen utanç, bazen de nedenini kendisinin bile anlayamadığı bir öfke… Dışarıdan bakan biri bunu anlamakta zorlanıyor. ‘Bu kadar başarılı biri neden mutsuz olsun? Her şeye sahip değil mi? Peki neden hala yetmiyor?’ İşte Alice Miller’ın Yetenekli Çocuğun Dramı kitabında sorduğu en sarsıcı sorulardan biri tam da budur. Felaketler yaşayan insanlar bunalıma girmezken, çok iyi koşullarda olan, üstün yeteneklere sahip pek çok kişi neden bunalımlar içinde kıvranmaktadır? İlk bakışta bu cümle mantığımıza ters gelir. Çünkü bize yıllarca mutluluğun dışarıda olduğu öğretildi. İyi bir okul, iyi bir kariyer, iyi bir evlilik, taktir edilmek, başarılı olmak… Sanki bunların hepsi bir araya geldiğinde insanın ruhu da otomatik olarak iyileşecekmiş gibi… Oysa terapi odasında bazen tam tersini görürüz. Dışarıdan bakıldığında imrenilecek bir hayatı olan insanlar ama içeride sürekli kendini yetersiz hisseden bir benlik… Hiç durmadan çalışan insanlar ama durdukları anda içlerini kaplayan derin bir boşluk. Sürekli bir şey başaran insanlar ama hiçbir başarının ardından gerçekten doyabilen bir ruh göremezsiniz. Çünkü mesele başarı değildir. Mesele, başarının hangi yarayı kapatmaya çalıştığıdır. Alice Miller’a göre bazı çocuklar sevilir ama oldukları kişi olarak değil, gösterdikleri performans kadar. İlkokulda doksan sekiz alır. Anne der ki; ‘iki puan neden gitti?’ Resim yapar; ‘çok güzel olmuş’ sonra eklenir; ‘ bir dahakine daha güzelini yaparsın’ Misafir gelir. Anne çocuğu çağırır; ‘hadi şiirini oku. Hadi piyano çal. Hadi misafirlere İngilizce konuş’ Çocuk ilk başta bunun sevgi olduğunu zanneder. Çünkü alkış vardır, takdir vardır, gurur vardır ama yıllar sonra çok önemli bir şeyi fark eder. Kimse onun korkusunu merak etmemiştir. Kimse üzüldüğünde yanına oturmamıştır. Kimse ‘bugün canın neden sıkkın?’ diye sormamıştır. Onun başarısı görülmüştür ama kendisi görülmemiştir. İşte Alice Miller’ın büyüklük tutkusu dediği şey tam burada doğmaya başlar. Çocuk şunu öğrenir; ‘ben olduğum için değil, başardığım için seviliyorum’ Bu cümle bazen hiç söylenmez ama çocuk onu hisseder ve çocukların hissettikleri şey, çoğu zaman duyduklarından daha güçlüdür. Freud’un yazdıklarını okurken insan bazen şuna şaşırıyor. Aradan yüz yılı aşkın zaman geçmiş olmasına rağmen hala insan ruhunu açıklamaya devam ediyor. Freud’un ‘Yas ve Melankoli’ metninde çok önemli bir ayrım vardır. Yas tutan insan neyi kaybettiğini bilir. Bir insanı, bir ilişkiyi, bir geleceği, bir hayali… Acı çeker ama neden acı çektiğini bilir. Melankolide ise durum farklıdır. İnsan acı çekmektedir. Fakat neyi kaybettiğini tam olarak söyleyemez. İçinde sürekli bir eksiklik vardır. Bir boşluk, bir yetersizlik hissi… Sanki hayatın en önemli parçası eksiktir ama adı konulamıyordur. İşte bazen büyüklük tutkusunun altında da böyle bir melankoli yatar. Çünkü kişi aslında bugünkü başarının peşinde değildir. Geçmişte eksik kalan bir duygunun peşindedir. Freud buna doğrudan ‘başarı bağımlılığı’ demez ama narsisizm üzerine yazdıkları bize çok önemli bir kapı açar. İnsan yalnızca bugünü yaşamaz. Çocuklukta alamadığı şeyleri yetişkinlikte başka biçimlerde aramaya devam eder. Belki bu yüzden bazı insanlar başarıdan sonra duramaz. Bir ödül alırlar sonra bir yenisi gerekir. Bir hedefe ulaşırlar sonra daha büyüğü… Terfi alırlar sonra daha yüksek makam… Çünkü durdukları anda yalnızca sessizlikle değil, çocukluklarından beri taşıdıkları o eksiklik duygusuyla da karşılaşırlar. Dışarıdan bakıldığında hırslıdırlar. İçeriden bakıldığında ise çoğu zaman korkmaktadırlar. Yeterince başarılı olmazlarsa artık sevilmeyeceklerinden korkarlar. İşte bu yüzden Alice Miller’ın şu cümlesi insanın içine dokunur; ‘büyüklük tutkusunun arka yüzü bunalımdır’ Çünkü insan, çocukken alamadığı sevgiyi başarıyla satın almaya çalışıyorsa, hiçbir başarı yeterli olmayacaktır. Çünkü başarı sevginin yerine geçmez. Hayranlık da sevginin yerine geçmez. İnsanlar size hayran olabilir, sizi alkışlayabilir, sizi kıskanabilir, sizi örnek alabilir ama bütün bunlar, çocukken duyulmamış bir ‘seni olduğun gibi seviyorum’ cümlesinin yerini dolduramaz. Belki de bu yüzden bazı insanlar tam da hayatlarının zirvesindeyken çökerler. Çünkü zirveye çıktıklarında fark ederler ki, aradıkları şey aslında zirvede değildir. Bir yer yıllar önce, küçük bir çocuğun kalbinde eksik kalmıştır. Ve hiçbir alkış, hiçbir ödül, hiçbir başarı, o çocuğun ilk kez gerçekten görülmesinin yerini tutamaz. Freud bize neden bazı insanların başarıya doymadığını anlatmaya başladıysa, Lacan bu arayışın neden hiç bitmediğini anlatır. Lacan’ın çok sevdiğim bir sözü vardır; ‘insanın arzusu, Öteki’nin arzusudur’ İlk bakışta anlaşılması zor gibi görünür ama günlük hayatta bunun yüzlerce örneğini görürüz. Küçük bir çocuk düşünün. Resim yapıyor. Resmini bitirdiği anda ilk yaptığı şey ne oluyor? Annesine dönüp şöyle diyor; ‘anne, güzel olmuş mu?’ Çünkü çocuk yalnızca resim yapmaz. Yaptığı şeyin annesinin gözlerinde nasıl göründüğünü de merak eder. Aslında hepimiz hayata böyle başlarız. Kendimizi önce başkalarının gözlerinde tanırız. Bu çok doğal bir gelişimdir. Sorun burada başlamaz. Sorun, insanın ömrü boyunca yalnızca başkalarının gözünden yaşamaya devam etmesiyle başlar. Çünkü bir süre sonra kişi kendi arzusunu unutabilir. Artık şu soruyu sormuyordur; ‘ben ne istiyorum?’ Yerine şu soru yerleşmiştir; ‘benden ne bekleniyor?, İnsanlar beni nasıl görür?, Onları hayal kırıklığına uğratır mıyım?’ İşte büyüklük tutkusunun en sessiz tarafı budur. Kişi artık başarıyı istemez. Başkalarının hayranlığını kaybetmemeyi ister ve hayranlıkla yaşanan bir hayat, insanı sürekli sahnede tutar. Oysa insan ömrü boyunca sahnede yaşayamaz. Winnicott buna ‘Sahte Benlik’ adını verir. Belki de psikoloji literatüründeki en hüzünlü kavramlardan biridir bu. Çünkü sahte benlik kötü biri olmak değildir. Tam tersine; herkesin çok sevdiği biri olmaktır. Herkesi memnun eden, kimseyi üzmeyen, hep güçlü duran, hep gülümseyen, hep başarılı olan ama bütün bunları yaparken kendi ihtiyaçlarını yavaş yavaş kaybeden biri… Çocuk bunu bilinçli yapmaz. Bir seçim değildir, hayatta kalma biçimidir. Anne çok kırılgansa çocuk güçlü olur. Baba çok öfkeliyse çocuk sessiz olur. Evde huzur bozulmasın diye kendi duygularını geri çeker. Ve yıllar sonra insanlar ona şöyle der; ‘ne kadar olgun birisin. Ne kadar fedakarsın. Sen herkesi düşünüyorsun’ Kimse şunu sormaz; ‘peki seni kim düşünüyor?’ İşte bazen bunalım tam da bu sorunun hiç sorulmamasıdır. Kohut’un kendilik psikolojisi burada çok önemli bir kapı açar. Kohut’a göre çocuk yalnızca beslenmeye değil, aynalanmaya da ihtiyaç duyar. Yani biri onun sevincini görecek, üzüntüsünü anlayacak, korkusunu taşıyacak, başarısını paylaşacak ve en önemlisi, başarılı olmadığı günlerde de yanında kalacak. Çünkü çocuk ancak böyle kendi değerini içeride kurabilir. Fakat çocuk yalnızca alkışlandığında görülüyorsa, kendi değerini içeride oluşturamaz. Hayatı boyunca dışarıdan ödünç almak zorunda kalır. Bugün sosyal medyada bunu çok sık görüyoruz. Bir paylaşım yapılır. Beş dakika sonra telefon yeniden açılır. Kaç kişi beğenmiş? Kim yorum yazmış? Kim görmüş? Aslında kişi fotoğrafına bakmıyordur. Kendi değerini arıyordur. Çünkü içeride kurulamayan değer, dışarıdaki sayılarla tamamlanmaya çalışılır ama sayılar insanın ruhunu doyurmaz. Melanie Klein ise bu hikayenin başka bir tarafını anlatır. Çocuk sevdiği kişiyi kaybetmekten korkar ve bazen bu korku o kadar büyür ki kusursuz olmaya çalışır. Çünkü çocuk şöyle düşünür; ‘yanlış yaparsam beni sevmez. Başarısız olursam beni bırakırlar’ Yetişkin olduğunda ise küçük bir eleştiri bile saatlerce zihninden çıkmaz. Çünkü eleştirilen yalnızca davranışı değildir. Sanki bütün benliği reddedilmiştir. Bu yüzden bazı insanlar hata yapmaktan değil, sevilmemekten korkarlar. Anna Freud’un savunma mekanizmaları üzerine çalışmaları da burada bize önemli bir şey söyler. İnsan bazen acıyı doğrudan yaşayamaz. Bu yüzden onu başka bir şeye dönüştürür. Daha çok çalışır, daha çok üretir, daha çok başarı peşinde koşar. Dışarıdan bakıldığında bu disiplin gibi görünür. Oysa bazen bu, acıyla karşılaşmamak için yapılan bitmek bilmeyen bir kaçıştır. İnsan durduğu anda hissedeceklerinden korkuyorsa, koşmaya devam eder. Bion’un en sevdiğim fikirlerinden biri şudur; düşünülemeyen duygu, yaşanmaya devam eder. Çocukken kimse korkunu taşıyamadıysa, kimse üzüntünü anlayamadıysa, kimse öfkeni karşılayamadıysa o duygular kaybolmaz. Sadece zihnin dışında kalırlar. Yıllar sonra ise anlamsız bir boşluk, tükenmişlik, depresyon, panik ya da sürekli başarı ihtiyacı olarak geri dönebilirler. İşte Alice Miller’ın anlattığı büyüklük tutkusu bazen tam da budur. İnsan başarıya bağımlı değildir. Başarıyla susturmaya çalıştığı acıya bağımlıdır. Mahler’in ayrışma kuramı bütün bunların üzerine çok güzel bir pencere açar. Sağlıklı gelişim, çocuğun anneden ayrışarak kendi benliğini kurabilmesidir. ‘Ben’ diyebilmektir. Kendi isteklerini fark edebilmektir, kendi yolunu çizebilmektir ama bazı çocuklar ‘biz’ olmayı öğrenirken ‘ben’ olmayı öğrenemezler. Ailenin gururu olurlar, ailenin umudu olurlar, ailenin başarılı çocuğu olurlar ama kendileri olamazlar. İşte bu yüzden yetişkinlikte herkes onları tanır. Bir kişi hariç, kendileri… Belki de Alice Miller’ın anlatmaya çalıştığı en acı gerçek budur. İnsanı yıkan şey her zaman yaşadığı felaketler değildir. Bazen insanı yıkan şey, yıllarca kendi hayatını yaşamamış olmasıdır. Başkalarının beklentilerini yaşamış olmasıdır, başkalarının alkışını toplamış olmasıdır, başkalarının gururu olmuş olmasıdır ama bir gün aynaya baktığında; kendisine yabancı bir yüz görmesidir. Belki bu yüzden bazı insanlar büyük felaketlerden sonra bile hayata tutunabilirken, bazı insanlar büyük başarıların ortasında çökerler. Çünkü insanı ayakta tutan şey alkış değildir. İnsanı ayakta tutan şey, kendisiyle kurduğu ilişkidir. Ve belki de ruh sağlığı dediğimiz şey, hayatımız boyunca daha büyük sahnelere çıkmak değildir, bir gün sahneden inebilmek… Kimsenin alkışlamadığı bir odada da aynı insan olarak kalabilmek ve aynaya baktığımızda, yaptıklarımızdan bağımsız olarak kendimize şunu söyleyebilmektir; ‘bugün hiçbir şey başarmamış olsam bile, sevilmeye değerim’ Çünkü insanın en büyük başarısı, herkes tarafından hayranlıkla izlenmesi değildir. Kendini, alkışlar kesildiğinde de terk etmemesidir…
29.06.2026
Felaketler yaşayan insanlar bunalıma girmezken, çok iyi koşullarda olan, üstün yeteneklere sahip pek çok kişi bunalımlar içinde kıvranmaktadır. Neden? Bu soru ilk bakışta insana tuhaf gelir. Çünkü bize yıllarca mutluluğun formülü öğretilmiştir. İyi bir okul kazanırsan mutlu olursun. Başarılı olursan mutlu olursun. Güzel görünürsen mutlu olursun. İnsanlar seni severse mutlu olursun. Takdir edilirsen mutlu olursun. Oysa hayat bazen tam tersini anlatır. Bir tarafta ağır kayıplar yaşamış insanlar vardır. Hastalık görmüşlerdir, yas tutmuşlardır, büyük hayal kırıklıkları yaşamışlardır ama yine de hayata tutunabilirler. Diğer tarafta ise dışarıdan bakıldığında her şeye sahip görünen insanlar vardır. Başarılıdırlar, insanların imrendiği bir hayatları vardır, taktir edilirler, alkışlanırlar ama geceleri başlarını yastığa koyduklarında açıklayamadıkları bir boşlukla baş başa kalırlar. İşte Alice Miller’ın yıllar önce sorduğu soru tam da budur; ‘neden?’ Çünkü insan ruhu sandığımız kadar başarıyla beslenmez. İnsan ruhu görülmek ister. Freud’un ‘Yas ve Melankoli’ metninde anlattığı şeylerden biri şudur; insan bazen kaybettiği şeyi bilir, bazen de neyi kaybettiğini bilmeden yaşar. Yas tutan kişi kimi kaybettiğini bilir. Melankolik kişi ise içinde bir eksiklik hisseder ama neyin eksik olduğunu tam olarak tarif edemez. İşte bazı insanların yaşadığı boşluk biraz buna benzer. Dışarıdan bakıldığında kaybettikleri hiçbir şey yoktur ama içlerinde eksik olan bir şey vardır. Çoğu zaman da eksik olan şey başarı değildir. Sevilmiş olma hissidir. Alice Miller’a göre bazı çocuklar oldukları kişi olarak değil, gösterdikleri performans kadar görülürler. Aferin aldıklarında fark edilirler, başardıklarında takdir edilirler, uslu olduklarında değerli hissederler. Ve çocuk yavaş yavaş şu sonuca varır; ‘ben olduğum için değil, başarılı olduğum için seviliyorum’ İşte trajedi burada başlar. Çünkü çocuk sevgiyi değil, hayranlığı öğrenmiştir. Hayranlıkla sevgi arasındaki fark ise sandığımızdan çok daha büyüktür. Hayranlık yaptığımız şeylere yönelir. Sevgi ise olduğumuz kişiye. Hayranlık başarıya bakar. Sevgi yaraya da bakabilir. Hayranlık kusursuzluğu sever. Sevgi kusurlarla birlikte kalabilir. Bu yüzden hayranlık insanı yükseltebilir ama besleyemez. Tıpkı susamış bir insana deniz suyu vermek gibi. İlk anda bir şey değişmiş gibi görünür ama susuzluk geçmez, hatta büyür. Lacan’ın sözünü ettiği eksiklik tam da burada karşımıza çıkar. İnsan bazen kendi arzusu için yaşamaz. Başkalarının gözünde değerli olmak için yaşar. Ne hissedeceğini değil, nasıl görüneceğini düşünür. Ne istediğini değil, kendisinden ne beklendiğini düşünür. Ve bir gün dönüp baktığında bütün hayatını yaşamış ama kendisine hiç uğramamış olabilir. Winnicott buna ‘sahte kendilik’ der. Bazı çocuklar ilişkilerini koruyabilmek için gerçek duygularını saklamayı öğrenirler. Kızmazlar, üzülmezler, ihtiyaç duymazlar, herkesi memnun ederler. Yıllar sonra ise çok başarılı yetişkinlere dönüşebilirler ama içerideki çocuk hala görülmemiştir. Çünkü hayatı gerçek benlik değil, sahte benlik yaşamıştır. Kohut’un kuramı da burada önemli bir pencere açar. Kohut’a göre çocuk, anne babasının gözlerinde kendisini görmeye ihtiyaç duyar. Sadece başarılarını değil; korkularını, kıskançlıklarını, öfkesini ve kırılganlığını da. Bir çocuk yalnızca parladığında görülüyorsa kendi değerini içeride kuramaz. Bu yüzden değeri sürekli dışarıdan toplamaya çalışır. Takdirlerden, başarılardan, ünvanlardan, alkışlardan ama dışarıdan alınan değer duygusu hiçbir zaman kalıcı olmaz. Çünkü insanın öz değeri başkalarının gözlerinden ödünç alınamaz. Bion’un dediği gibi, ruh ancak hissedebildiği şeyleri dönüştürebilir. Fakat birçok insan çocukluğunda hissettiklerini yaşayacak güvenli bir alan bulamaz. Üzüntüleri küçümsenir, öfkeler ayıplanır, korkuları geçiştirilir. Böyle olunca duygular kaybolmaz sadece derine gömülür. Ve yıllar sonra anlamsız boşluklar, bunalımlar ve tükenmişlikler olarak geri döner. Mahler’in ayrışma kuramı da bize şunu anlatır; sağlıklı gelişim, çocuğun zamanla kendi benliğini kurabilmesidir. Fakat bazı çocuklar sevilmek uğruna kendilerinden vazgeçerler. Kendi seslerini sustururlar, kendi ihtiyaçlarını geri plana iterler. Ve yetişkin olduklarında herkes tarafından beğenilen ama kendisine yabancı insanlar haline gelirler. Bu yüzden mesele başarı değildir. Mesele insanın kendi hayatının içinde olup olmadığıdır. Belki de Alice Miller’ın yıllar önce anlatmaya çalıştığı şey buydu. Felaketler insanı otomatik olarak yıkmaz. Bazen insanı yıkan şey, yıllarca kendi hayatında misafir gibi yaşamış olmaktır. Çünkü ruhun ihtiyacı kusursuz olmak değildir. Ruhun ihtiyacı gerçek olmaktır. Ve belki ruh sağlığının en sade tanımı şudur; başkalarının hayranlığına ihtiyaç duymadan yaşayabilmek. Kendine şu izni verebilmek; ‘ne isem oyum’ Çünkü insanın özgürlüğü alkışlandığı zaman başlamaz. Alkışlar kesildiğinde de kendisini sevebildiği zaman başlar. Ve belki asıl soru hiçbir zaman ‘insanlar beni ne kadar beğeniyor?’ değildir. Asıl soru şudur; ben, bütün başarılarım elimden alınsa bile kendimle kalabiliyor muyum? Çünkü hayranlık sevginin yerini tutmaz. Ve bazen insanın içindeki en büyük boşluk, tam da bu ikisini birbirine karıştırdığı yerde doğar…
24.06.2026
The Greatest Hits filmi üzerine psikanalitik bir okuma Bazı filmler izlenir ve biter. Bazı filmler ise insanın içinde kalır. Çünkü film bittikten sonra aslında başka bir şey başlamıştır. Düşünmek, hissetmek ve kaybettiklerimizi yeniden hatırlamak. The Greatest Hits tam da böyle bir film. Film boyunca dikkatimi çeken cümlelerden biri insanın taşıyabilme kapasitesiyle ilgiliydi. Çünkü filmin merkezinde aslında aşk yok. Ölüm de değil. Filmin merkezinde yas var. Ve belki daha da önemlisi şu soru; bir insan ne kadar sevebiliyorsa, o kadar mı acı çekebilir? Freud olsaydı büyük ihtimalle buradan başlardı. Çünkü Freud’un yas kuramının en temel fikirlerinden biri şudur; sevgi yatırımı yapılan her şey, kaybedildiğinde acı yaratır. Bir insanı severiz, bir ilişkiyi severiz, bir hayali severiz, bir geleceği severiz ve kaybettiğimiz şey yalnızca kişi değildir. O kişiyle birlikte kurduğumuz ruhsal dünya da kaybolur. Bu yüzden yas, sadece birinin yokluğuna üzülmek değildir. Bir zamanlar var olmuş bir dünyanın yıkılışını yaşamaktır. Filmdeki kadın da aslında bunun içindedir. Kaybettiği kişinin yokluğu kadar, onunla birlikte yaşadığı kendilik halini de kaybetmiştir. Çünkü sevdiğimiz insanlar yalnızca hayatımıza girmezler. Kim olduğumuzu da değiştirirler. Bazı insanlar bizi daha cesur yapar, bazıları daha canlı, bazıları daha umutlu, bazıları daha çocuk. Ve onlar gittiğinde bazen geride kalan yalnızca özlem değildir. Bir parçanın eksilmiş olduğu hissidir. Freud yasın sağlıklı işleyişinde kişinin kaybedilen nesneden ruhsal yatırımını yavaş yavaş geri çektiğini söyler. Fakat hayat her zaman bu kadar düzenli işlemez. Çünkü bazı insanlar sadece sevilmez. İnsanın ruhuna yerleşir. İşte burada Lacan devreye girer. Lacan’a göre sevdiğimiz kişi yalnızca bir insan değildir. O kişi aynı zamanda eksikliğimizi örttüğünü düşündüğümüz kişidir. Bu yüzden kayıp yalnızca bir insanın kaybı değildir. Eksikliğimizle yeniden karşılaşmaktır. Belki de bu yüzden bazı ayrılıklar ya da ölümler diğerlerinden daha ağır gelir. Çünkü giden kişiyle birlikte kendimizden saklandığımız yer de gitmiştir. Bion ise yasın başka bir yönünü anlatır. Bion’a göre insanın duygularını taşıyabilmesi için önce onları düşünebilmesi gerekir ama bazı acılar önce düşünceye dönüşmez. Önce bedene dönüşür, göğüste sıkışma olur, boğazda düğüm olur, uykusuzluk olur, anlamsız bir boşluk hissi olur. Film boyunca kadının geçmiş ile şimdi arasında gidip gelmesi biraz da bunu hatırlatıyor. Zihin bazen kabul edemediği şeyi tekrar tekrar yaşamaya çalışır. Çünkü sindiremediği şeyi anlamlandırmaya çalışmaktadır. Winnicott burada çok güzel bir şey söyler. İnsan olgunlaştıkça hem sevgiyi hem de hayal kırıklığını aynı anda taşıyabilmeye başlar. Yani birini sevebiliriz ve aynı anda onun artık burada olmadığını kabul edebiliriz. Olgunluk acının yok olması değildir. Acıyla yaşayabilme kapasitesinin artmasıdır. Belki filmin en dokunaklı tarafı da budur. Kadın sonunda acıyı ortadan kaldırmaz. Onu taşıyabilecek kadar büyür. Mahler’in diliyle söylersek her sevgi ilişkisi biraz yeniden bağlanma, her kayıp ise yeniden ayrışmadır. İnsan hayatı boyunca defalarca bunu yaşar. Yaklaşır, bağlanır, kaybeder, yeniden kurar ve her seferinde ruhunda yeni bir alan açılır. Belki de bu yüzden yas yalnızca ölümle ilgili değildir. Yas büyümekle ilgilidir. Çünkü her büyüme biraz kayıp içerir. Film bana şu gerçeği yeniden hatırlattı; insan sandığı kadar acıdan kaçınarak iyileşmez. Tam tersine, acıyı hissedebildiği ölçüde iyileşir. Çünkü sevgi ve acı birbirinin karşıtı değildir. Aynı kökten büyürler. Bir insan ne kadar derin seviyorsa, kaybettiğinde o kadar derin acı hisseder. Ama tam da bu yüzden acı bazen sevginin bıraktığı son izdir. Ve belki olgunlaşmak dediğimiz şey, acının yok olması değildir. Sevdiğimiz kişiyi artık yanımızda taşıyamadığımızda, onun bize bıraktığı sevgiyi taşıyabilmektir. Çünkü bazı insanlar hayatımızdan gider ama bize kattıkları şey gitmez. Ve bazen yasın sonunda fark ettiğimiz şey şudur; kaybettiğimiz kişi artık dışımızda değildir. İçimizde yaşamaya devam ediyordur. Belki de sevginin son biçimi budur. Fakat film burada bitmiyor. Ve bence filmin en derin tarafı da tam burada başlıyor. Çünkü kadın sonunda çok zor bir seçim yapmak zorunda kalıyor. Sevdiği adamı yeniden yanında tutmayı seçmiyor. Onu hayatta tutmayı seçiyor. İlk bakışta bu ikisi aynı şey gibi görünebilir ama değildir. Çünkü bazen sevgi, sahip olmak değildir; bazen sevgi, bırakabilmektir. Freud yasın sonunda ruhsal enerjinin yavaş yavaş kaybedilen kişiden çekilmesinden söz eder. Çoğu insan bunu unutmak gibi anlar. Oysa Freud’un anlattığı şey unutmak değildir. Tam tersine, kaybın gerçekliğini kabul edebilmektir. Kadının yaptığı şey de budur. Geçmişi değiştirebileceğini fark ettiğinde, aslında önünde büyük bir ayartı vardır. Sevdiği adamı seçebilir, kendi özlemini seçebilir, kendi yalnızlığını dindirebilir ama bunu yaptığında başka bir hayatın yok olacağını bilir. Ve ilk kez kendi acısını ortadan kaldırmaya çalışmak yerine, onu taşımayı seçer. Belki filmin en olgun anı budur. Çünkü büyümek çoğu zaman istediğini elde etmek değildir. İstediğin şey olmayınca da yaşayabilmektir. Winnicott’un tarif ettiği olgunluk da biraz budur. Hayal kırıklığını yok etmeden yaşayabilmek. Eksikliği inkar etmeden sürdürebilmek. Sevdiğin kişinin yokluğuyla birlikte var olabilmek. Ve kadın filmin sonunda sevdiği adamı kurtarır ama bunun bedeli olarak onu kaybeder ve bu kayıp karşısında dağılmaz. Kaçmaz, geçmişe sığınmaz, acıyı taşır. Belki de burada durup şu soruyu sormak gerekir. Kadın gerçekten acıyı mı taşıyordur, yoksa kendisini mi feda ediyordur? Çünkü ilk bakışta yaptığı seçim romantik bir fedakarlık gibi görünür. Fakat biraz daha yakından baktığımızda başka bir şey görürüz. Eğer kadın şöyle deseydi; ‘ben yaşamaya devam edemem. Onsuz hiçbir şeyin anlamı yok’ O zaman bunu yasın değil, kaybın içinde donup kalmanın hikayesi olarak okuyabilirdik. Oysa film bize başka bir şey gösteriyor. Kadın hayatın içine geri dönüyor. Kendisini cezalandırmıyor. Geçmişte yaşamaya devam etmiyor. Yeni bir karşılaşmaya, yeni bir ilişki ihtimaline tamamen kapanmıyor. Bu yüzden onun yaptığı şey bana kendini feda etmekten çok, kaybın gerçekliğini kabul etmek gibi geliyor. Belki de filmin en olgun tarafı burada. Çünkü kadın yalnızca sevdiği adamı kaybetmeyi kabul etmiyor. Aynı zamanda çok insani bir yanılsamadan da vazgeçiyor. ‘Keşke farklı davransaydım. Keşke o gün arasaydım. Keşke bunu engelleyebilseydim’ Sanki geçmiş değişebilirmiş gibi… Sanki ölüm geri alınabilirmiş gibi… Sanki kayıp hiç yaşanmamış olabilirmiş gibi… Kadın filmin sonunda yalnızca acıyı değil, hayatın her zaman istediğimiz gibi olmayacağı gerçeğini de taşımayı öğreniyor. Belki de büyümek biraz budur. Hayatın her zaman adil olmayacağını bilmek. Bazı hikayelerin yarım kalacağını kabul etmek. Bazı insanların gideceğini kabul etmek. Ve buna rağmen yaşamaya devam etmek. Belki de filmin başından beri aradığı şey buydu; acısız bir hayat değil, acıyı taşıyabilecek bir benlik. Bu yüzden final sahnesi bana Freud’un kitaplarından çok hayatın kendisini hatırlatıyor. Çünkü hayatın kendisi de biraz böyledir. Bazı insanlar gider, bazı ihtimaller kapanır, bazı hikayeler yarım kalır. Ve insan bütün bunlara rağmen yaşamaya devam eder. Sonra filmde çok zarif bir şey olur. Kadın, daha önce hayatına giren diğer adamla yeniden karşılaşır. Bu karşılaşma büyük bir romantik final gibi yazılmaz. Çünkü filmin derdi aşk değildir, filmin derdi kapasitedir. Sevebilme kapasitesi. Kaybedebilme kapasitesi. Yas tutabilme kapasitesi. Ve yeniden başlayabilme kapasitesi. Belki de kadın o adamla yeniden karşılaştığında değişen şey karşısındaki kişi değildir. Değişen kendisidir. Artık geçmişin içinde yaşamıyordur. Artık ölü bir anıyı hayatta tutmaya çalışmıyordur. Artık kaybettiği kişiye tutunarak yaşamıyordur. Acısını inkar etmeden yürüyebiliyordur. Çünkü bazı kayıplar unutulmaz. Bazı insanlar hayatımızdan çıktıklarında geriye yalnızca yokluk bırakmazlar. Bir bakış bırakırlar, bir ses bırakırlar, bir şarkı bırakırlar. Birlikte güldüğümüz bir anıyı, bir cümleyi, bazen de kendimizin daha önce hiç görmediğimiz bir halini bırakırlar. Ve insan bazen kaybettiği kişiyi değil, onun yanında olduğu kişiyi özler. Belki de filmin en güzel cümlesi hiç söylenmeyen cümledir; insan iyileştiğinde geçmişini kaybetmez. Geçmiş artık onu kaybetmez. Ve belki yasın sonu unutmak değildir. Belki yasın sonu, sevdiğimiz insanı geride bırakmadan hayatın içine yeniden dönebilmektir. Çünkü bazı insanlar hayatımızdan gider. Ama onları sevebilme kapasitemiz bizimle kalır. Ve bazen yeni bir hayat, tam da o kapasitenin içinden doğar…
22.06.2026
Bir insan neden kendi duygularına yabancılaşır? Neden bazı insanlar herkesi hissederken kendilerini hissedemez? Neden bazıları yıllarca başkalarına yer açarken, kendi içlerinde yaşayacak bir ev bulamaz? Terapi odasında bazen insanın bütün hikayesini anlatan cümleler vardır. Geçenlerde bir danışanım şöyle dedi; ‘ben insanların neye ihtiyacı olduğunu hemen anlarım’ Biraz konuştuk. Annesinin neye ihtiyacı olduğunu biliyordu. Eşinin neye ihtiyacı olduğunu biliyordu. Çocuklarının neye ihtiyacı olduğunu biliyordu. Arkadaşlarının neye ihtiyacı olduğunu biliyordu. Peki kendisinin neye ihtiyacı vardı? Uzun süre sustu. Bazen bir insanın en büyük yarası, cevap veremediği sorularda saklıdır. Çünkü bazı insanlar duygularını kaybetmezler. Onları yaşamayı hiç öğrenemezler. Alice Miller’ın yıllar önce dikkat çektiği şey tam da buydu. Çocuk bazen öyle bir aile ortamında büyür ki sevgi, olduğu kişi olduğu için değil; uyumlu olduğu için gelir. Sessiz olduğu için, sorun çıkarmadığı için, başkalarını düşündüğü için. Anne üzülmesin diye, baba öfkelenmesin diye, evde huzur kaçmasın diye. Çocuk yavaş yavaş kendi duygularından vazgeçer. Öfkesi gider, kıskançlığı gider, üzüntüsü gider, hayal kırıklığı gider, ihtiyaçları gider ama çocuk kalır. Daha doğrusu herkesin sevdiği versiyonu kalır. Alice Miller buna bakarken çok acı bir şey söyler; çocuk hayatta kalabilmek için gerçek benliğinin bazı parçalarını terk etmek zorunda kalabilir. Ve yıllar sonra yetişkin olduğunda artık kendine yabancı biri gibi yaşamaya başlar. İşte bu yüzden bazı insanlar kırk yaşına gelir ve hala ‘ne istediğimi bilmiyorum’ der. İstemedikleri için değil, kendi seslerini yıllardır duymadıkları için. Freud’un buna bakışı başka bir kapı açar. Freud’a göre insan tanıdığı yerlere döner. Tanıdığı ilişkilere, tanıdığı rollere, tanıdığı duygulara. Bu yüzden çocukken hep veren taraf olan biri yetişkinlikte de verir. Çocukken hep kurtaran taraf olan biri yetişkinlikte de kurtarır. Çocukken hep görmezden gelinen biri bazen farkında olmadan yine onu görmeyen insanları seçer. Çünkü zihin tanıdığı yolu bilir. Ama burada büyük bir paradoks ortaya çıkar. Peki ya insanın hiç tanımadığı bir şey varsa? Peki ya çocukluğunda duygularına yer açılmış bir anı hiç yoksa? Peki ya ihtiyaçlarının önemli olduğu bir ilişki hiç yaşanmadıysa? O zaman nereye döneceğiz? İnsan hafızasında olmayan bir yolu nasıl bulacak? İşte terapi odasında yıllardır beni düşündüren soru budur. Çünkü bazı danışanlarım kendilerini seçemiyor gibi görünür. Ama mesele çoğu zaman kendilerini seçmek istememeleri değildir. Mesele, bunun nasıl bir şey olduğunu hiç öğrenmemiş olmalarıdır. Bion’un söylediği çok önemli bir şey vardır; bir duygu önce bir başkasının zihninde taşınmalıdır ki çocuk onu kendi zihninde taşıyabilsin. Yani küçük bir çocuk korktuğunda biri onun korkusuna eşlik etmemişse, o korku sadece korku olarak kalmaz. İsimsiz bir ağırlığa dönüşür. Üzüldüğünde biri onun üzüntüsünü anlamamışsa, o duygu zamanla görünmez olur. Yok olmaz. Sadece yeraltına iner. Yıllar sonra ise başka isimlerle geri gelir. Sebepsiz öfke olur, tükenmişlik olur, anlamsız boşluk hissi olur, sürekli meşgul olma ihtiyacı olur, durunca rahatsız eden bir sessizlik olur. Çünkü bastırılan duygular ölmez. Sadece konuşmayı bırakırlar. Winnicott buna ‘sahte benlik’ adını vermişti. Bence bu kavram psikoloji tarihinin en hüzünlü kavramlarından biridir. Düşünsenize. Bir çocuk o kadar uzun süre başkalarının beklentilerine göre yaşar ki sonunda herkes onu tanır. Ama kimse onu bilmez. Çünkü ortada görünen kişi aslında onun hayatta kalmak için geliştirdiği versiyonudur. Başarılıdır, fedakardır, olgundur, güçlüdür ama geceleri yalnız kaldığında içini kaplayan o tarif edemediği boşluk hissi vardır. Alice Miller’ın sayfalarında altını çizdiğim cümlelerden biri tam da bunu anlatıyordu; insan bazen anne babasının evinde yaşadığı yalnızlığı, yıllar sonra kendi içinde izlemeye devam eder. Ne kadar sarsıcı bir cümle. Çünkü birçok insan yalnız olduğunu düşünür. Oysa bazen yaşadığı şey yalnızlık değildir. Yıllar önce yalnız bırakılmış duygularının yankısıdır. Mahler’e göre gelişimin en önemli görevlerinden biri ayrışmaktır. Çocuk anneden ayrılır, kendi benliğini kurar, ‘ben’ demeyi öğrenir. Ama bazı çocuklar bunu yapamaz. Çünkü aile sisteminde onların görevi çocuk olmak değil, ihtiyaç karşılamak olmuştur. Anne üzgündür, baba yalnızdır, ev kırılgandır ve çocuk farkında olmadan duygusal bir görev üstlenir. Böyle çocuklar büyüdüklerinde sık sık şunu söyler; ‘herkes için bir şeyler yapıyorum ama neden mutlu değilim bilmiyorum’ Çünkü hayatları boyunca başkalarının yüklerini taşımışlardır. Kendi hayatlarını değil. Lacan’ın belki de en çarpıcı sorusu şudur; ‘arzulayan gerçekten kim? Ben mi? Yoksa başkalarının benden istediği kişi mi?’ Bazı insanlar hayatlarının büyük kısmını kendi arzularını yaşayarak değil, başkalarının senaryolarını oynayarak geçirir. İyi evlat olurlar, iyi eş olurlar, iyi çalışan olurlar, iyi anne olurlar, iyi baba olurlar ama bir gün içlerinden bir ses yükselir; ‘peki ben neredeyim?’ Terapi bazen tam olarak bu sorunun duyulmaya başladığı yerdir. Melanie Klein’ın anlattığı suçluluk da burada belirir. Çünkü insan ilk kez kendine dönmeye başladığında tuhaf bir şey olur. Hayır dediğinde suçluluk hisseder, dinlendiğinde suçluluk hisseder, sınır koyduğunda suçluluk hisseder, kendini seçtiğinde suçluluk hisseder. Sanki yıllardır içinde yaşayan görünmez bir ses ona şunu fısıldar; ‘önce başkaları’ Oysa iyileşme bazen ilk kez bu cümlenin dışına çıkabilmektir. Ve belki de terapinin en güzel tarafı budur. Alice Miller’ın çok güçlü biçimde anlattığı gibi terapi geçmişi değiştirmez. Kaybolan çocukluğu geri getirmez. Yaşanmamış olanı yaşanmış yapmaz ama insana başka bir şey verir. Yasını tutma cesareti verir. Çünkü iyileşme her zaman mutlu son değildir. Bazen iyileşme, hiç sahip olamadığın şeyi kabul edebilmektir. Hiç yaşamadığın sevgiyi fark edebilmektir. Hiç kurulmamış bir yuvanın yasını tutabilmektir. Ve garip olan şudur; insan çoğu zaman tam da o yasın içinden geçerken kendine ulaşır. Yıllarca duygularını susturmuş insanlar terapiye geldiklerinde bazen korkarlar. Çünkü içlerinden çıkan öfke onları şaşırtır. Kıskançlık şaşırtır, kırgınlık şaşırtır, ihtiyaç duymak şaşırtır ama Alice Miller’ın söylediği gibi, bunlar çoğu zaman hastalık değil, geri dönüş işaretleridir. Yıllardır kapalı duran bir evin pencerelerinin yeniden açılması gibidir. Toz kalkar, hava değişir ve içeride hala yaşayan biri olduğu anlaşılır. Belki de gerçek benlik budur. Kaybettiğimiz bir şey değil. Yıllarca susturulmuş bir şey. Ve belki insanın en büyük yolculuğu, yeni biri olmak değildir. Kendisine geri dönebilmektir. Ama o dönüş bir eve dönüş değildir. Çünkü bazılarımızın hiç evi olmamıştır. Belki de bütün mesele budur. Yıllarca başkalarına yuva olmaya çalışırken, ilk kez kendi içimizde bir yuva kurabilmek. Ve bir gün aynaya bakıp şunu söyleyebilmek; ‘artık başkalarının görmek istediği kişi olarak değil, hissettiğim kişi olarak yaşayacağım’ Çünkü gerçek benlik, geçmişe dönüş değildir. Gerçek benlik, belki de insanın hayatında ilk kez kendisine varmasıdır…
22.06.2026
Bir insan neden kendi duygularına yabancılaşır? Neden bazı insanlar herkesi hissederken kendilerini hissedemez? Neden bazıları yıllarca başkalarına yer açarken, kendi içlerinde yaşayacak bir ev bulamaz? Terapi odasında bazen insanın bütün hikayesini anlatan cümleler vardır. Geçenlerde bir danışanım şöyle dedi; ‘ben insanların neye ihtiyacı olduğunu hemen anlarım’ Biraz konuştuk. Annesinin neye ihtiyacı olduğunu biliyordu. Eşinin neye ihtiyacı olduğunu biliyordu. Çocuklarının neye ihtiyacı olduğunu biliyordu. Arkadaşlarının neye ihtiyacı olduğunu biliyordu. Peki kendisinin neye ihtiyacı vardı? Uzun süre sustu. Bazen bir insanın en büyük yarası, cevap veremediği sorularda saklıdır. Çünkü bazı insanlar duygularını kaybetmezler. Onları yaşamayı hiç öğrenemezler. Alice Miller’ın yıllar önce dikkat çektiği şey tam da buydu. Çocuk bazen öyle bir aile ortamında büyür ki sevgi, olduğu kişi olduğu için değil; uyumlu olduğu için gelir. Sessiz olduğu için, sorun çıkarmadığı için, başkalarını düşündüğü için. Anne üzülmesin diye, baba öfkelenmesin diye, evde huzur kaçmasın diye. Çocuk yavaş yavaş kendi duygularından vazgeçer. Öfkesi gider, kıskançlığı gider, üzüntüsü gider, hayal kırıklığı gider, ihtiyaçları gider ama çocuk kalır. Daha doğrusu herkesin sevdiği versiyonu kalır. Alice Miller buna bakarken çok acı bir şey söyler; çocuk hayatta kalabilmek için gerçek benliğinin bazı parçalarını terk etmek zorunda kalabilir. Ve yıllar sonra yetişkin olduğunda artık kendine yabancı biri gibi yaşamaya başlar. İşte bu yüzden bazı insanlar kırk yaşına gelir ve hala ‘ne istediğimi bilmiyorum’ der. İstemedikleri için değil, kendi seslerini yıllardır duymadıkları için. Freud’un buna bakışı başka bir kapı açar. Freud’a göre insan tanıdığı yerlere döner. Tanıdığı ilişkilere, tanıdığı rollere, tanıdığı duygulara. Bu yüzden çocukken hep veren taraf olan biri yetişkinlikte de verir. Çocukken hep kurtaran taraf olan biri yetişkinlikte de kurtarır. Çocukken hep görmezden gelinen biri bazen farkında olmadan yine onu görmeyen insanları seçer. Çünkü zihin tanıdığı yolu bilir. Ama burada büyük bir paradoks ortaya çıkar. Peki ya insanın hiç tanımadığı bir şey varsa? Peki ya çocukluğunda duygularına yer açılmış bir anı hiç yoksa? Peki ya ihtiyaçlarının önemli olduğu bir ilişki hiç yaşanmadıysa? O zaman nereye döneceğiz? İnsan hafızasında olmayan bir yolu nasıl bulacak? İşte terapi odasında yıllardır beni düşündüren soru budur. Çünkü bazı danışanlarım kendilerini seçemiyor gibi görünür. Ama mesele çoğu zaman kendilerini seçmek istememeleri değildir. Mesele, bunun nasıl bir şey olduğunu hiç öğrenmemiş olmalarıdır. Bion’un söylediği çok önemli bir şey vardır; bir duygu önce bir başkasının zihninde taşınmalıdır ki çocuk onu kendi zihninde taşıyabilsin. Yani küçük bir çocuk korktuğunda biri onun korkusuna eşlik etmemişse, o korku sadece korku olarak kalmaz. İsimsiz bir ağırlığa dönüşür. Üzüldüğünde biri onun üzüntüsünü anlamamışsa, o duygu zamanla görünmez olur. Yok olmaz. Sadece yeraltına iner. Yıllar sonra ise başka isimlerle geri gelir. Sebepsiz öfke olur, tükenmişlik olur, anlamsız boşluk hissi olur, sürekli meşgul olma ihtiyacı olur, durunca rahatsız eden bir sessizlik olur. Çünkü bastırılan duygular ölmez. Sadece konuşmayı bırakırlar. Winnicott buna ‘sahte benlik’ adını vermişti. Bence bu kavram psikoloji tarihinin en hüzünlü kavramlarından biridir. Düşünsenize. Bir çocuk o kadar uzun süre başkalarının beklentilerine göre yaşar ki sonunda herkes onu tanır. Ama kimse onu bilmez. Çünkü ortada görünen kişi aslında onun hayatta kalmak için geliştirdiği versiyonudur. Başarılıdır, fedakardır, olgundur, güçlüdür ama geceleri yalnız kaldığında içini kaplayan o tarif edemediği boşluk hissi vardır. Alice Miller’ın sayfalarında altını çizdiğim cümlelerden biri tam da bunu anlatıyordu; insan bazen anne babasının evinde yaşadığı yalnızlığı, yıllar sonra kendi içinde izlemeye devam eder. Ne kadar sarsıcı bir cümle. Çünkü birçok insan yalnız olduğunu düşünür. Oysa bazen yaşadığı şey yalnızlık değildir. Yıllar önce yalnız bırakılmış duygularının yankısıdır. Mahler’e göre gelişimin en önemli görevlerinden biri ayrışmaktır. Çocuk anneden ayrılır, kendi benliğini kurar, ‘ben’ demeyi öğrenir. Ama bazı çocuklar bunu yapamaz. Çünkü aile sisteminde onların görevi çocuk olmak değil, ihtiyaç karşılamak olmuştur. Anne üzgündür, baba yalnızdır, ev kırılgandır ve çocuk farkında olmadan duygusal bir görev üstlenir. Böyle çocuklar büyüdüklerinde sık sık şunu söyler; ‘herkes için bir şeyler yapıyorum ama neden mutlu değilim bilmiyorum’ Çünkü hayatları boyunca başkalarının yüklerini taşımışlardır. Kendi hayatlarını değil. Lacan’ın belki de en çarpıcı sorusu şudur; ‘arzulayan gerçekten kim? Ben mi? Yoksa başkalarının benden istediği kişi mi?’ Bazı insanlar hayatlarının büyük kısmını kendi arzularını yaşayarak değil, başkalarının senaryolarını oynayarak geçirir. İyi evlat olurlar, iyi eş olurlar, iyi çalışan olurlar, iyi anne olurlar, iyi baba olurlar ama bir gün içlerinden bir ses yükselir; ‘peki ben neredeyim?’ Terapi bazen tam olarak bu sorunun duyulmaya başladığı yerdir. Melanie Klein’ın anlattığı suçluluk da burada belirir. Çünkü insan ilk kez kendine dönmeye başladığında tuhaf bir şey olur. Hayır dediğinde suçluluk hisseder, dinlendiğinde suçluluk hisseder, sınır koyduğunda suçluluk hisseder, kendini seçtiğinde suçluluk hisseder. Sanki yıllardır içinde yaşayan görünmez bir ses ona şunu fısıldar; ‘önce başkaları’ Oysa iyileşme bazen ilk kez bu cümlenin dışına çıkabilmektir. Ve belki de terapinin en güzel tarafı budur. Alice Miller’ın çok güçlü biçimde anlattığı gibi terapi geçmişi değiştirmez. Kaybolan çocukluğu geri getirmez. Yaşanmamış olanı yaşanmış yapmaz ama insana başka bir şey verir. Yasını tutma cesareti verir. Çünkü iyileşme her zaman mutlu son değildir. Bazen iyileşme, hiç sahip olamadığın şeyi kabul edebilmektir. Hiç yaşamadığın sevgiyi fark edebilmektir. Hiç kurulmamış bir yuvanın yasını tutabilmektir. Ve garip olan şudur; insan çoğu zaman tam da o yasın içinden geçerken kendine ulaşır. Yıllarca duygularını susturmuş insanlar terapiye geldiklerinde bazen korkarlar. Çünkü içlerinden çıkan öfke onları şaşırtır. Kıskançlık şaşırtır, kırgınlık şaşırtır, ihtiyaç duymak şaşırtır ama Alice Miller’ın söylediği gibi, bunlar çoğu zaman hastalık değil, geri dönüş işaretleridir. Yıllardır kapalı duran bir evin pencerelerinin yeniden açılması gibidir. Toz kalkar, hava değişir ve içeride hala yaşayan biri olduğu anlaşılır. Belki de gerçek benlik budur. Kaybettiğimiz bir şey değil. Yıllarca susturulmuş bir şey. Ve belki insanın en büyük yolculuğu, yeni biri olmak değildir. Kendisine geri dönebilmektir. Ama o dönüş bir eve dönüş değildir. Çünkü bazılarımızın hiç evi olmamıştır. Belki de bütün mesele budur. Yıllarca başkalarına yuva olmaya çalışırken, ilk kez kendi içimizde bir yuva kurabilmek. Ve bir gün aynaya bakıp şunu söyleyebilmek; ‘artık başkalarının görmek istediği kişi olarak değil, hissettiğim kişi olarak yaşayacağım’ Çünkü gerçek benlik, geçmişe dönüş değildir. Gerçek benlik, belki de insanın hayatında ilk kez kendisine varmasıdır…
18.06.2026
‘Hiç Gitmediğimiz Bir Yolu Nasıl Bulacağız? Peki sizin hayatınızda size ait bir yer var mı?herkese yer açarken, kendinizinereye koyuyorsunuz?’Terapi odasında bazen insanın bütün hayatını açan sorular vardır. Bazı insanlar bu soruları duyduklarında hemen cevap verir. Bazıları ise sessizleşir. Çünkü bazı sorular bilgi istemez. Bazı sorular insanı kendi hikayesini hiç gitmediği yerlerine götürür. Geçenlerde bir danışanımla bunu konuşuyorduk. Hayatındaki herkes için koşturuyordu. Annesi için, eşi için, çocukları için, arkadaşları için… Birinin canı sıkıldığında ilk aranan oydu. Birinin yardıma ihtiyacı olduğunda ilk o yetişiyordu. Ama konu kendisine geldiğinde duruyordu. Sanki hayatında herkes için ayrılmış odalar vardı da kendisi koridorda bekliyordu. Ona bakarken Freud’un yıllar önce söylediği bir şey aklıma geldi. Freud’a göre insan tanıdığı yere döner. Tanıdığı ilişkilere, tanıdığı duygulara, tanıdığı rollere… Bu yüzden çocukken sürekli başkalarını memnun etmek zorunda kalan biri, yetişkinlikte de aynı şeyi yapar. Çünkü zihnin bildiği yol budur. Çünkü ruh tanıdığı haritalarla ilerler. Bu fikir ilk duyulduğunda çok açıklayıcı gelir. Ama terapi odasında bazen başka bir soruyla karşılaşırız. Belki de Freud’un bıraktığı yerden sonra gelen soruyla. Peki ya hiç bilmiyorsa? Peki ya o yol hiç oluşmadıysa? Peki ya çocukluğunda kendisine yer açılan bir deneyim hiç yaşamadıysa? Peki ya ihtiyaçlarının önemli olduğu bir ilişki hiç olmamışsa? İnsan bildiği yere döner. Ama insan hafızasında olmayan bir yere nasıl dönebilir? İşte beni yıllardır düşündüren soru budur. Çünkü bazı danışanlarım kendilerini seçemiyorlar. Ama dikkatli baktığınızda sorun kendilerini seçmek istememeleri değil. Kendilerini seçmenin nasıl bir şey olduğunu hiç öğrenmemiş olmaları. Aradaki fark çok büyük. Bir insan yüzmeyi öğrenmek istemeyebilir. Ama önce suyu görmüş olması gerekir. Bir insan piyano çalmayabilir. Ama önce piyanonun var olduğunu bilmesi gerekir. Peki insan hiç deneyimlemediği bir şefkati nasıl verecek kendisine? Hiç yaşamadığı bir anlayışı nasıl gösterecek? Hiç öğrenmediği bir sevgiyi nasıl kuracak? İşte burada Bion devreye giriyor. Bion der ki; temsil edilmeyen şey düşünülemez. Bir şeyin zihinde temsilinin oluşması gerekir. Yani çocukluk boyunca hiç yaşanmamış bir deneyim, bazen zihinde adı olmayan bir ülke gibidir. Haritada yoktur, yol tarifinde yoktur, dilin içinde yoktur. Bu yüzden bazı insanlar terapiye geldiklerinde ‘ne istiyorsunuz?’ sorusuna cevap veremezler. Çünkü istemiyorlardır değil. Çünkü arzularının dili hiç oluşmamıştır. Winnicott’un sahte benliği de tam burada ortaya çıkar. Bazı çocuklar o kadar erken yaşta çevrelerine uyum sağlarlar ki kendi merkezlerini kaybederler. Anne üzülmesin, baba kızmasın, evde sorun çıkmasın. Derken çocuk kendi ihtiyaçlarından uzaklaşır. Ve yıllar sonra herkes için yaşamaya alışmış bir yetişkin olur. Dışarıdan bakıldığında çok fedakardır ama içeride kimsenin uğramadığı boş bir ev vardır. Mahler’in anlattığı ayrışma süreci de burada önem kazanır. Çocuk zamanla anneden ayrılır. Kendi benliğini kurar. ‘Ben’ demeyi öğrenir. Ama bazı çocuklar ‘ben’ olmadan büyürler. Ailenin yükü olurlar. Kurtarıcısı olurlar. Sorumlusu olurlar ama kendileri olamazlar. Lacan’a göre insan arzusunu bile Öteki’nin bakışı içinde öğrenir. Belki de bu yüzden bazı insanlar hayatları boyunca kendi arzularını değil, başkalarının beklentilerini yaşarlar. Kendi hikayelerini değil, başkalarının senaryolarını oynarlar. Ve bir gün terapi odasında ilk kez şu soruyla karşılaşırlar; ‘peki Peki ya siz?’ İnsan bazen o soruya hemen cevap veremez. Çünkü cevap yoktur. Çünkü soru ilk kez soruluyordur. Melanie Klein’ın tarif ettiği suçluluk da tam burada belirir. Kendini seçmeye çalıştığında suçluluk. Dinlenmeye çalıştığında suçluluk. Hayır dediğinde suçluluk. Çünkü iç dünyadaki eski kayıt hala aynı şeyi söylemektedir; ‘önce başkaları’ Ama belki de iyileşme tam burada başlar. İnsan kaybettiği şeyi bulduğunda değil. Hiç sahip olmadığı bir şeyi kurmaya başladığında. Belki terapi kaybolmuş bir yolu bulmak değildir. Belki terapi, hafızada hiç var olmamış bir yolu birlikte inşa etmektir. Ve belki insanın hayatındaki en büyük cesaret de budur. Yıllarca yürüdüğü yolları bırakmak değil, hiç gitmediği bir yola ilk adımı atabilmek. Çünkü bazı eksiklikler kayıp değildir. Bazı eksiklikler hiç yaşanmamış deneyimlerdir. Ve bazen insanın bütün hayatı, o deneyimin mümkün olduğunu fark ettiği gün değişmeye başlar…
16.06.2026
“Doğru olmadığını bildiğimiz halde yalanlara inanmak…” Belki de insan zihninin en büyük paradokslarından biri budur. Çünkü çoğumuz hayatımız boyunca gerçekle değil, bize anlatılan hikayelerle yaşarız. Bir çocuk dünyaya gelir. Kendisiyle ilgili hiçbir fikri yoktur. Güzel olup olmadığını bilmez. Başarılı olup olmadığını bilmez. Değerli olup olmadığını bilmez. Sevilebilir olup olmadığını bilmez. Bütün bunları çevresindeki insanların gözlerinden öğrenir. Ve yıllar sonra yetişkin olduğunda, kendi sesi sandığı birçok şeyin aslında başkalarının sesi olduğunu fark etmez. ‘Yeterince güzel değilim. Yeterince başarılı değilim. Yeterince zayıf değilim. Yeterince iyi değilim. Daha fazlası olursam mutlu olacağım’ Bazen bütün bir hayat, doğruluğu hiç sorgulanmamış birkaç cümlenin peşinden koşarak geçer. İnsan Zihni Neye İnanır? Freud’a göre insan yalnızca dış dünyada yaşamaz. Aynı zamanda kendi iç dünyasında da yaşar. Ve çoğu zaman bizi yöneten şey gerçekler değil, bilinçdışımızdaki inançlardır. Mantığımız bize; ‘bir insanın değerli olması için kusursuz olması gerekmez’ der. Ama içimizde başka bir ses fısıldar; ‘yanlış yaparsan sevilmezsin’ İşte Freud’un tarif ettiği çatışma tam da burada başlar. Bir tarafımız gerçeği bilir. Diğer tarafımız eski yaraların yazdığı kurallarla yaşamaya devam eder. Bu yüzden bazen yetişkin bir insan, çocukken aldığı tek bir eleştirinin etkisini kırk yıl boyunca taşır. Çünkü bilinçdışı zaman tutmaz. Onun için geçmiş bazen hala bugünmüş gibi yaşanır. Bize Bu Hikayeleri Kim Yazdı? Alice Miller’ın bütün çalışmalarının merkezinde bu soru vardır. Çocuk, kendisiyle ilgili fikrini kendi oluşturmaz. Önce anne babasının gözlerinden bakar kendine. Eğer sürekli eleştirildiyse’ demek ki eksiğim’ Eğer yalnızca başarılı olduğunda sevildiyse; ‘demek ki performans göstermeliyim’ Eğer duyguları küçümsendiyse; ‘demek ki hissettiklerim önemli değil’ Bir süre sonra bu cümleler dışarıdan gelen sesler olmaktan çıkar. İç ses haline gelir. Ve kişi artık kendisini eleştirmeye başlar. Oysa çoğu zaman konuşan kişi kendisi değildir. İçine yerleşmiş eski seslerdir. Lacan’ın Eksik İnsan Meselesi Lacan insanın temel deneyiminin ‘eksiklik’ olduğunu söyler. Ama burada kritik bir ayrım vardır. Eksiklik hissetmek başka şeydir. Eksik olduğuna inanmak başka şey. Modern dünya ikinciyi satmaktadır. Reklamlar, sosyal medya, pazarlama sistemi, kusursuzluk kültürü sürekli aynı şeyi söyler; ‘daha fazlası olursan tamamlanacaksın. Daha güzel. Daha fit. Daha zengin. Daha ünlü. Daha başarılı’ Fakat kişi hedefe ulaştığında kısa süreli bir rahatlama yaşar ve ardından yeni bir eksiklik doğar. Çünkü sorun sahip olmadığı şey değildir. Sorun zaten eksik olduğuna inanmasıdır. Bu yüzden arzu sürekli yeni bir nesne bulur. Ve insan bazen bütün ömrünü tamamlanmaya çalışarak geçirir. Kohut ve Görülme İhtiyacı Heinz Kohut’a göre insanın en temel ihtiyaçlarından biri görülmektir. Gerçek anlamda görülmek. Sadece başarılarının değil, sadece güçlü yanlarının değil, sadece alkış alan taraflarının değil, olduğu halinin görülmesi. Bir çocuk ağladığında; ‘sorun yok, abartıyorsun’ duyuyorsa görülmez. Bir çocuk korktuğunda; ‘bu kadar büyütme’ duyuyorsa görülmez. Bir çocuk üzgünken; ‘geçer’ duyuyorsa görülmez. Görülmeyen çocuk zamanla şöyle düşünmeye başlar; ‘demek ki hissettiklerimde bir sorun var’ Sonra yıllar boyunca kendisini değiştirmeye çalışır. Oysa değişmesi gereken kendisi değil, kendisine bakış şeklidir. Winnicott ve Yeterince İyi Olmak Winnicott’un çok sevdiğim bir fikri vardır. Çocuğun mükemmel ebeveyne ihtiyacı yoktur. ‘Yeterince iyi’ ebeveyne ihtiyacı vardır. Aslında yetişkinlerin de mükemmel olmaya ihtiyacı yoktur. Ama çoğumuz sanki kusursuz olmak zorundaymışız gibi yaşarız. Hata yapmamalıyız. Yanlış anlaşılmamalıyız. Herkes bizi sevmeli. Kimseyi hayal kırıklığına uğratmamalıyız. Bu mümkün değildir. Ve mümkün olmayan bir hedefe koşan insan, sonunda yalnızca tükenir. Melanie Klein ve İçimizdeki Acımasız Yargıç Melanie Klein, çocuklukta içimize aldığımız figürlerin zamanla iç dünyamızın parçası haline geldiğini anlatır. Bazı insanların içinde son derece acımasız bir yargıç vardır. Başarı gelir, yeterli bulmaz. Takdir gelir, küçümser. Hata yapılır, affetmez. Kişi dışarıdan ne kadar sevilirse sevilsin, içerideki bu ses değişmedikçe huzur bulamaz. Çünkü savaşı dünya ile değil, kendi içindeki yargıçladır. Bion ve Düşünülemeyen Duygular Bion’a göre insanın duygularını düşünebilmesi gerekir. Ama bazı duygular düşünülmek yerine bastırılır. Utanç, korku, öfke, yalnızlık… Ve bastırılan şey kaybolmaz, biçim değiştirir. Kaygı olur, bedensel sıkışma olur. Öfke patlaması olur, tükenmişlik olur. Bu yüzden psikolojik iyileşme yalnızca olumlu düşünmek değildir. Hissedebilmektir, düşünebilmektir, anlam verebilmektir. Beden Hiçbir Şeyi Unutmaz Peter Levine ve Bessel van der Kolk farklı yollarla aynı noktaya işaret ederler; travma sadece zihinde değildir. Bedende de yaşar. Bir çocuk yıllarca eleştirildiyse, bedeni sürekli tetikte yaşamayı öğrenebilir. Bir çocuk sık sık reddedildiyse, yakın ilişkilerde sebepsiz korkular yaşayabilir. Bir çocuk görülmediyse, yetişkin olduğunda görünmez olmaya çalışabilir. Çünkü beden yalnızca olayları değil, olayların bıraktığı duygusal izleri de kaydeder. Bu yüzden bazı insanlar mantıken güvende olduklarını bilir ama bedenleri hala tehlikedeymiş gibi yaşar. Aletha Solter ve Bastırılmış Gözyaşları Aletha Solter’ın çalışmalarında önemli bir vurgu vardır; insan iyileşmek için duygularını yaşayabilmelidir. Ama modern dünya bize sürekli duyguları bastırmayı öğretir. ‘Ağlama, takma, güçlü ol, boşver’ Oysa bastırılan duygu gitmez, içeride kalır. Ve bazen yıllar sonra başka şekillerde karşımıza çıkar. Haim Ginott ve İç Sesin Doğuşu Haim Ginott’un meşhur bir sözü vardır; ‘çocuklar bizim söylediklerimizi değil, onlara nasıl hissettirdiğimizi hatırlarlar’ Bir çocuğa yıllarca; ‘daha iyisini yapabilirdin’ derseniz, o çocuk yetişkin olduğunda içeriden sürekli aynı sesi duyar. İşte iç ses böyle doğar. Ve yıllarca bizimle konuşmaya devam eder. Zihni Savunmak İzlediğim bir film sahnesinde bir öğretmen şunu söylüyordu; ‘hayatımız boyunca bazı güçler bizi aptallaştırmaya çalışacak. Bu yüzden zihnimizi savunmayı öğrenmeliyiz’ Aslında bu cümle yalnızca medya için geçerli değil. Çocukluk yaraları için de geçerli. İçimizdeki eleştirmen için de geçerli. Kusursuzluk kültürü için de geçerli. Bize sürekli eksik olduğumuzu söyleyen bütün sesler için de geçerli. Çünkü insan zihni yalnızca bilgiyle değil, hikayelerle şekillenir. Ve bazen iyileşmek yeni bir şey öğrenmek değil, yıllardır inandığımız bir yalanı fark etmektir. Belki de ruh sağlığının en derin tanımlarından biri budur; kendine ait olmayan sesleri tanımak. Kendine ait olmayan yükleri bırakmak. Ve sonunda kendi sesini duyabilmek. Çünkü insanın özgürlüğü, her şeye inanmakta değil; neye inanacağını seçebilmesindedir. Ve bazen bir ömür boyunca aradığımız şey, yeni bir hayat değildir. Yıllardır bize anlatılan hikayelerin dışına çıkabilme cesaretidir…
14.06.2026
Bazı insanlar hayatı boyunca görünmeyen bir şeyden kaçar. Ne olduğunu tam olarak bilmezler ama hissederler. Bir telefon sesiyle irkilirler. Bir mesajın geç gelmesi içlerini sıkıştırır. Bir sessizlik onları huzursuz eder. Kapıyı kontrol ederler, insanları kontrol ederler, kendilerini kontrol ederler, sürekli düşünürler, sürekli ihtimalleri hesaplarlar, sürekli hazırlıklı olmaya çalışırlar. Dışarıdan bakıldığında ortada bir tehlike görünmez ama onların bedeninde görünmeyen bir savaş devam etmektedir. İşte travmatize olmuş bireyin en büyük gerçeği budur. Çoğu zaman yaşadığı şey mevcut tehlike değildir. Bulunamayan tehditlerdir. Peter Levine yıllardır travmanın ne olduğunu anlatmaya çalışırken çok önemli bir ayrım yapar. Travma yaşadığımız olay değildir. Travma, olay bittikten sonra bedenimizde devam eden şeydir. Bir hayvanı düşünün. Ormanda bir avcıyla karşılaşıyor. Kaçıyor, kurtuluyor. Sonra bedenini silkeler. Titriyor.Nefesini düzenliyor ve hayatına devam ediyor. Sinir sistemi tamamlanıyor. İnsanlarda ise her zaman böyle olmuyor. Bazen tehlike geçiyor ama beden geçirmiyor. Yıllar sonra bile alarm çalmaya devam ediyor. İşte travma çoğu zaman burada başlıyor. Bessel van der Kolk’un söylediği meşhur cümle bu yüzden bu kadar önemlidir; ‘beden kayıt tutar’ Çünkü insan zihni bazı şeyleri unutabilir. Tarihleri unutabilir, olayları unutabilir, detayları unutabilir ama beden unutmaz. Omuzlar hatırlar, mide hatırlar, kalp hatırlar, kaslar hatırlar. Bu yüzden bazı insanlar neden korktuklarını açıklayamazlar. Ama korkarlar. Çünkü bedenleri geçmişi yaşamaya devam etmektedir. Freud yıllar önce başka bir yerden aynı yaraya dokunuyordu. Ona göre insan ruhu tamamlayamadığı şeyleri tekrar tekrar sahneye koyma eğilimindedir. Freud buna tekrar zorlantısı adını verdi. Çünkü ruh, çözümlenmemiş olanı bırakmak istemez. Anlaşılmamış olan geri döner. Konuşulamamış olan geri döner. Yaşanamamış olan geri döner. Bu yüzden bazı insanlar yalnızca geçmişteki tehlikeyi hatırlamazlar. Onu yeniden yaşarlar. Yeniden beklerler. Yeniden hissederler. Ve zamanla hayat, yaklaşmakta olan bir felaketi bekleme haline dönüşebilir. Bion’un çalışmaları burada çok kıymetlidir. Bion’a göre insan zihni bazı korkuları düşünceye dönüştüremez. Çünkü bazı duygular yaşandıkları anda taşınamayacak kadar büyüktür. Bir çocuk düşünün. Korkuyor ama neden korktuğunu anlatamıyor. Üzülüyor ama ne hissettiğini bilmiyor. İşte bu duygular bazen düşünceye dönüşmeden bedenin içinde kalıyor. Yıllar sonra kişi yalnızca huzursuzluk hissediyor. Bir şey olacakmış gibi hissediyor ama ne olacağını bilmiyor. Çünkü korkunun adı hiç konulmamış. Alice Miller’in yıllarca anlattığı çocuklar da tam olarak böyle çocuklardı. Sessiz çocuklar, uyumlu çocuklar, sorun çıkarmayan çocuklar ama sürekli çevreyi izleyen çocuklar. Annenin yüzüne bakan, babanın ses tonunu dinleyen, evde kavga çıkacak mı diye bekleyen, her şeyi önceden tahmin etmeye çalışan çocuklar… Bu çocuklar büyüdüklerinde çoğu zaman çok duyarlı yetişkinler olurlar. Çünkü sinir sistemleri yıllarca tehlikeyi önceden fark etmek zorunda kalmıştır. Ortada tehdit olmasa bile radar çalışmaya devam eder. Aletha Solter ise başka bir noktaya dikkat çeker. Ona göre çocukların ağlaması, korkması, titremesi ve boşalması doğal iyileşme mekanizmalarıdır. Ama birçok çocuk bunu yaşayamaz. Ağladığında susturulur, korktuğunda küçümsenir, üzüldüğünde dikkati dağıtılır ve sinir sistemi yarım kalır. Belki de yıllar sonra yaşadığımız bazı kaygılar, tamamlanamamış duyguların yankısından başka bir şey değildir. Melanie Klein insanın yalnızca dış dünyadaki tehlikilerle yaşamadığını söyler. Bazen tehlike iç dünyadadır. Çocuklukta yaşanan kayıplar, korkular ve yalnızlıklar zamanla içsel nesnelere dönüşür. Bu yüzden bir yetişkin bazen eleştirildiğinde yalnızca eleştirilmez. Kendisini tamamen değersiz hisseder. Bazen bir mesaj geç geldiğinde yalnızca beklemez. Terk edilmiş hisseder. Çünkü geçmiş bugüne karışmıştır. Ve kişi çoğu zaman bugünkü insanlarla değil, geçmişteki korkularıyla yaşamaktadır. Lacan’ın perspektifinden bakarsak mesele daha da ilginç hale gelir. Lacan’a göre insan yalnızca gerçekle yaşamaz. Gerçeğe verdiği anlamla yaşar. Bu yüzden aynı olay iki kişide farklı etkiler yaratabilir. Çünkü travma yalnızca olay değildir. O olayın kişinin ruhsal dünyasında açtığı yarıktır. Bazı insanlar için tehlike geçer. Bazıları için ise anlamı yaşamaya devam eder. Winnicott’un ‘yeterince iyi çevre’ kavramı burada çok şey anlatır. Çocuk güvenli bir ortamda büyüdüğünde dünyayı güvenli bir yer olarak öğrenir. Ama sürekli tetikte büyüdüyse, sürekli eleştirildiyse, süreklii yalnız bırakıldıysa; dünyayı da buna göre öğrenir. Yıllar sonra bile beden gevşemekte zorlanabilir. Çünkü güven yalnızca bir düşünce değildir. Bedensel bir deneyimdir. Kohut da benzer bir yerden devam eder. Ona göre çocuk yalnızca korunmaya değil, görülmeye de ihtiyaç duyar. Anlaşılmaya, yatıştırılmaya, duygularının düzenlenmesine… Bu deneyim yeterince yaşanmadığında kişi yetişkinlikte kendi kendini sakinleştirmekte zorlanabilir. Bu yüzden bazı insanların problemi güçsüzlük değildir. İçeride güven duygusunun yeterince gelişememiş olmasıdır. Haim Ginott’un çok sevdiğim bir sözü vardır; çocuklar yaşadıklarını unutabilirler ama yaşarken ne hissettiklerini unutmazlar’ Belki de travmanın özeti budur. İnsan olayı unutabilir ama beden unutmaz, duygu unutmaz, sinir sistemi unutmaz. Bu yüzden bazen yıllar sonra bir ses, bir koku, bir bakış, bir sessizlik… Bütün sistemi yeniden harekete geçirebilir. Travmatize olmuş bireyin yaşadığı şey çoğu zaman korku değildir. Bekleyiştir, sürekli tetikte olma halidir. Bir sonraki darbeyi beklemektir. Bir sonraki terk edilişi beklemektir. Bir sonraki felaketi beklemektir. Bu yüzden çok yorulurlar. Çünkü savaşmadıkları halde savaş yorgunudurlar. Koşmadıkları halde nefes nefesedirler. Düşmedikleri halde bedenleri ağrıyordur. Ve belki iyileşme dediğimiz şey tam burada başlar. Yeni savunmalar öğrenmekle değil, yeni tehditler bulmakla değil, ortada artık bir tehdit olmadığını fark etmekle. İlk kez dönüp etrafa bakabilmekle, ilk kez omuzlarını gevşetebilmekle, ilk kez derin bir nefes alabilmekle. Çünkü travmanın iyileşmesi bazen geçmişi unutmak değildir. Geçmişin geçtiğini hissedebilmektir. Ve belki bir gün; yıllardır nöbet tutan beden yavaşça dinlenmeye başlar. Yıllardır kapının önünde bekleyen ruh biraz geri çekilir. İnsan ilk kez gökyüzüne bakar. Rüzgarın sesini duyar. Bir çocuğun kahkahasını fark eder. Çayın hala sıcak olduğunu hisseder. Ve hayat, uzun zamandır ilk kez yalnızca hayatta kalınacak bir yer olmaktan çıkar.mYeniden yaşanacak bir yer olmaya başlar. Çünkü bazen iyileşmek, korkunun tamamen yok olması değildir. Korkuya rağmen dünyanın artık yalnızca tehlikelerden oluşmadığını görebilmektir. Ve insan o gün anlar; yıllardır aradığı şey yeni bir savunma değilmiş, yeni bir düşman değilmiş, yeni bir kaçış yolu değilmiş. Aradığı şey güvenmiş. Kendisinde, bir başkasında ve nihayet hayatta…
05.06.2026
Bazen bir takımı değil, bir bağı severiz... Bir Galatasaray taraftarına sorarsanız şöyle der; ‘ben Galatasaraylı doğdum’. Bir Fenerbahçeli; ‘bizim aile komple Fenerbahçeli’. Bir Beşiktaşlı; ‘babamdan geçti’. İlginçtir… Kimse genellikle şöyle demez; ‘7 yaşında kulüplerin mali yapısını inceledim. Sonra rasyonel bir değerlendirme yaptım ve Galatasaraylı olmaya karar verdim’. Çünkü mesele futbol değildir. Mesele çok daha eski bir yere dayanır. Mesele sevgidir, mesele aidiyettir, mesele çocukluk aşkıdır… Bir çocuk dünyaya geldiğinde neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilmez. Hangi müziğin güzel olduğunu bilmez. Hangi siyasi görüşün doğru olduğunu bilmez. Hangi takımın tutulacağını da bilmez. Ama çok iyi bildiği bir şey vardır. Bağlanmak. Çünkü insan önce düşünerek değil, bağlanarak öğrenir. Bir çocuk babasının kucağında ilk maçı izler. Babası gol olduğunda ayağa fırlar. Sevinir, bağırırı, sarılır. O an çocuk yalnızca maçı izlemez. Babasının sevincini izler, babasının heyecanını izler, babasının gözlerinin parlayışını izler. Ve farkında olmadan şunu öğrenir; ‘bu önemli bir şey’. Çocuk için takım önce bir futbol kulübü değildir. Takım, sevdiği insanla kurduğu duygusal bağın parçasıdır. Psikanalizde buna özdeşim denir. Freud’un en önemli fikirlerinden biri şuydu; çocuklar sevdikleri insanlara benzeyerek büyürler. Sadece davranışları değil, sevdikleri şeyleri de ödünç alırlar. Babasının tuttuğu takım, dinlediği şarkılar, kullandığı kelimeler, hayran olduğu insanlar. Çocuğun kimliği yavaş yavaş bunların etrafında şekillenir. Bu yüzden bir çocuk bazen futbol takımını seçmez. Takımı, sevdiği insan aracılığıyla miras alır… Bir düşünün. Belki yıllardır Galatasaraylısınız. İlk Galatasaray anınızı hatırlamaya çalışın. Muhtemelen aklınıza bir maçtan çok bir insan gelecektir. Babanız, ağabeyiniz, amcanız veya dedeniz. Birlikte izlenen bir maç. Bir forma, bir atkı, bir gol sonrası yaşanan sarılma. Çünkü insan hafızası bilgileri değil, duyguları saklar. Biz çoğu zaman takımı değil, takımın içinde yaşadığımız sevgiyi hatırlarız. Donald Winnicott’un çok sevdiğim bir fikri vardır. Ona göre çocuk için bazı nesneler yalnızca nesne değildir. Bir anlam taşırlar. Bir güven duygusu taşırlar. Bir ilişki taşırlar. Çocuk için battaniye neden önemlidir? Çünkü kumaş olduğu için değil. Güven duygusunu temsil ettiği için. Belki takım da biraz böyledir. Takım yalnızca takım değildir. Çocukluk evinin bir parçasıdır. Babayla geçirilen pazar günlerinin parçasıdır. Ailenin ortak dilidir. Bu yüzden insanlar büyüdüklerinde takımlarını eleştirebilirler. Kızabilirler, sitem edebilirler ama kolay kolay bırakamazlar. Çünkü takım artık mantıksal bir tercih olmaktan çıkmıştır. Kimliğin bir parçası haline gelmiştir. Takımı bırakmak bazen bir parçanı bırakmak gibi hissedilir. Çünkü mesele futbol değildir. Mesele aidiyettir. Belki bu yüzden insanlar yıllarca şampiyon olamayan takımlarını bile bırakmazlar. Dışarıdan bakınca mantıksız görünür. Ama insan ruhu mantıktan çok anlamla çalışır. Çocukken sevdiğimiz şeylere sadakat göstermemizin nedeni budur. Onlar yalnızca şey değildir. Onlar hikayedir, hatıradır, bağdır… Aslında yalnızca takımlarda değil, hayatın her yerinde aynı şeyi yaparız. Bazı şarkıları severiz çünkü annemiz dinlemiştir. Bazı yemekleri severiz çünkü çocukluğumuzu hatırlatır. Bazı şehirleri severiz çünkü sevdiğimiz biri orada yaşamıştır. Ve bazen bir takımı severiz çünkü bir zamanlar dünyanın en güvenli yeri olan bir koltuğun yanında, babamızla birlikte ilk gol sevincini yaşamışızdır. Belki bu yüzden insanlar takım tutarken aslında sadece bir kulübü sevmezler. Bir dönemi severler, bir evi severler, bir sesi severler, bir kokuyu severler. Ve bazen yıllar sonra stadyumda duydukları tezahüratın içinde çocukluklarını duyarlar. Çünkü bazı aşklar seçilmez. Bazı aşklar miras kalır. Tıpkı çocukluk gibi. Tıpkı baba sesi gibi. Tıpkı yıllar geçse de içimizden hiç çıkmayan o eski aidiyet duygusu gibi. Belki bu yüzden bazı insanlar takımlarından vazgeçemez. Çünkü insan bazen bir futbol takımını değil, çocukluğunu sevmeye devam ediyordur…
03.06.2026
“Beni sevdiğini söylüyordu. Ama gitti. Muhtemelen terapi odalarında en sık duyduğum cümlelerden biri budur. Çünkü çoğumuzun zihninde sevgi ile kalmak aynı şeydir.Birini seviyorsan yanında kalırsın, seviyorsan mücadele edersin, seviyorsan vazgeçmezsin… Oysa insan ruhu bundan çok daha karmaşıktır. Bazen insanlar sevmedikleri için değil, tam tersine çok sevdikleri için giderler. Bazen yakınlık korkusu sevgiden daha güçlü hale gelir. Bazen geçmiş yaralar bugünkü ilişkiyi taşıyamaz. Bazen de kişi karşısındaki insanı değil, kendi içindeki acıyı terk etmeye çalışır. Ve işte tam burada aşkın patolojisi başlar. Aşk Neden Bazen İyileştirmez? Toplum bize aşkın her şeyi çözeceğini öğretir. Doğru insanı bulursan mutlu olursun. Sevilirsen iyileşirsin. Bir gün biri gelir ve bütün yaralarını sarar. Bu romantik bir fikirdir. Ama psikolojik olarak eksiktir. Çünkü insan ilişkiye yalnızca sevgisini getirmez. Çocukluğunu da getirir, korkularını da getirir, eksikliklerini de getirir. Annesinin bakışını, babasının sessizliğini, terl edilme korkularını, yetersizlik duygularını. Hepsini birlikte getirir. Freud bunu çok erken fark etmişti. Ona göre insan aşık olduğunda yalnızca karşısındaki kişiyi sevmez. Geçmişte yarım kalan arzularını da ilişkiye taşır. Bu nedenle bazen bir ilişki iki kişinin değil, dört kişinin ilişkisidir. Karşında duran insan ve onun geçmişi. Sen ve senin geçmişin… İnsan Neden Sevdiği Halde Gider? Bu sorunun cevabını en iyi açıklayanlardan biri Donald Winnicott’tur. Winnicott’a göre insanın gelişebilmesi için güvenli bir ilişki alanına ihtiyacı vardır. Kendisi olabileceği bir alana. Yargılanmadan var olabileceği bir yere. Ama çocuklukta bu alan yeterince oluşmadığında kişi yetişkinlikte yakınlıktan korkabilir. Çünkü yakınlık güven değil, tehdit gibi hissedilir. Birisi çok yaklaşınca alarm çalmaya başlar. Çünkü bilinçdışı şunu hatırlar; ‘yakın olduğum insanlar beni incitti’. İşte bu yüzden bazı insanlar sevdikleri kişiden uzaklaşırlar. Sorun sevgi değildir. Sorun yakınlığın yarattığı korkudur. Lacan’a Göre Aşkın İçindeki Yanılsama Lacan aşkı çok romantik bir yerden değil, eksiklik üzerinden okur. Ona göre insan aşık olduğunda çoğu zaman karşısındaki kişiyi değil, onun temsil ettiği şeyi sever. Bir eksikliğini, bir arzuyu, bir hayali ve bir ihtimali. Bu yüzden ilişkinin ilk dönemlerinde insanlar birbirlerini değil, birbirleri hakkında kurdukları hikayeleri severler. Sonra zaman geçer. Gerçek kişi görünmeye başlar. Veee büyü bozulur. Çünkü karşımızdaki insan artık fantazi değildir. Gerçektir, eksiklikler vardır, korkuları vardır, sınırları vardır. İşte birçok ayrılık tam burada yaşanır. İnsan sevdiği kişiyi değil, onun hakkında kurduğu hikayeyi kaydeder. Melanie Klein’ın Gözüyle Ayrılık Klein insan ruhunun sevgi ve öfkeyi aynı anda taşıyabilmesinin olgunlaşmanın temel şartı olduğunu söyler. Oysa birçok insan bunu yapamaz. Ya tamamen sever, ya tamamen nefret eder, ya tamamen idealize eder, ya tamamen değersizleştirir. Bu nedenle ilişkilerde sık sık şu döngü görülür; ‘sen mükemmelsin’. Sonra; ‘sen korkunç bir insansın’. Aradaki gerçek insan kaybolur. Klein’a göre psikolojik olgunluk şunu söyleyebilmektir; ‘beni hayal kırıklığına uğrattın ama seni hala seviyorum’. İşte gerçek sevgi biraz burada başlar. Bion ve Taşınamayan Duygular Wilfred Bion’un çok sevdiğim bir düşüncesi vardır. Bazı duygular tek başımıza taşınamayacak kadar ağırdır. Korku, utanç, yetersizlik, terk edilme… İnsan bazen ilişkiye sevgisini değil, taşıyamadığı duygularını getirir. Karşı taraf bunları düzenlesin ister ama hiçbir ilişki tek başına terapi değildir. Hiçbir partner bir insanın bütün yaralarını iyileştiremez. Bu yüzden bazen aşk biterken sevgi bitmez. Sadece ilişki artık taşınamaz hale gelir. Haim Ginott’un Sessiz Uyarısı Haim Ginott’un çalışmalarında tekrar tekrar gördüğümüz bir şey vardır; insanlar çoğu zaman birbirlerini değil, birbirlerinin yaralarını tetikler. Bir cümle, bir bakış, bir suskunluk. Ve çocuklukta oluşmuş eski bir yara yeniden açılır. Karşımızdaki kişi suçlu değildir ama eski acının taşıyıcısı haline gelir. İlişkiler bazen bu yüzden yıpranır. Bugünkü kavga aslında bugüne ait değildir. Yıllar öncesinden gelen bir yankıdır. Erich Fromm’a Göre Sevgi Bir Duygu Değildir Sevme Sanatı’nın yazarı Erich Fromm aşkı bir duygu olarak değil, bir beceri olarak tanımlar. Çünkü duygu gelir ve gider. Amaa sevmek emek ister, sorumluluk ister, sabır ister, tanımak ister. Fromm’un en çarpıcı fikirlerinden biri şudur; birini sevmek yalnızca bir his değildir. Bir karar ve bir eylemdir. Bu yüzden aşkın devamını belirleyen şey çoğu zaman duygu yoğunluğu değil, ilişkinin taşıdığı olgunluktur. Peki Severek Ayrılanlar Gerçekten Sever mi? Bence bazen evet. Amaa sevgi her zaman kalmaya yetmez. Bazen sevgi vardır ama cesaret yoktur. Bazen sevgi vardır ama güven yoktur. Bazen sevgi vardır ama kişi kendi yaralarıyla yüzleşemiyordur. Çünkü aşk yalnızca bir başkasını sevmek değildir. Aynı zamanda kendi karanlığınla karşılaşmaktır. Ve herkes buna hazır değildir. Bu yüzden bazı insanlar sever. Ama kalamaz. İster. Ama yaklaşamaz. Özler. Ama geri dönemez. Belki de büyümek, aşkın yalnızca kalp çarpıntısından ibaret olmadığını anlamaktır. Aşk bazen birlikte kalabilmektir. Ama bazen de sevdiğin halde gidemediğin yerden gitmektir. Ve belki en acı gerçek şudur; bazı insanlar hayatımıza bizimle kalmak için değil, bize kendimizi göstermek için gelir. Bir yara gösterirler, bir eksiklik, bir ihtiyaç, bir korku… Sonra giderler. Biz ise geriye kalan sessizliğin içinde kendimize bakmak zorunda kalırız. Belki aşkın en büyük hediyesi de budur. Bizi bir başkasına değil, kendimize yaklaştırması. Çünkü bazı ayrılıklar bir ilişkinin sonu değildir. Bir insanın kendisiyle ilk kez gerçekten karşılaşmasının başlangıcıdır…
31.05.2026
Freud’un değilleme kavramı ve insanın inkar ederek anlattığı gerçekler… İnsan kendine yalan söyler mi? Bu soru ilk duyulduğunda biraz rahatsız edici gelebilir. Çünkü çoğumuz kendimizi tanıdığımıza inanırız. Ne hissettiğimizi bildiğimizi, neyi sevip neyi sevmediğimizi bildiğimizi, kime kızdığımızı, kimi özlediğimizi, neye ihtiyaç duyduğumuzu bildiğimizi düşünürüz. Ama insan ruhu sandığımız kadar şeffaf değildir. Bazen insan başkalarından önce kendisinden saklar bazı şeyleri. Bazen en çok canını yakan şeyi önemsiz ilan eder. Bazen en çok özlediği kişiyi unuttuğunu söyler. Bazen en çok ihtiyaç duyduğu şeyi küçümser. Ve bazen de hayatının merkezindeki duyguyu tek bir cümleyle yok etmeye çalışır; ‘umurumda değil’. İşte Sigmund Freud’un ‘değilleme’ dediği şey tam olarak burada başlar. Freud’a göre insan bazen bir düşünceyi ya da duyguyu bilinç düzeyine kadar getirir ama onu tam olarak kabul edemez. Bu yüzden onu reddeder, inkar eder. Ama ilginç olan şudur; o duygu artık ortaya çıkmıştır. Kişi onu reddederken bile görünür hale getirmiştir. Freud’un meşhur örneğinde bir danışan gördüğü rüyayı anlatırken şöyle der; “rüyamdaki kadın annem değildi.” Freud burada şunu sorar; ‘peki neden özellikle annen olmadığını söyleme ihtiyacı duydun?’ Çünkü bazen inkar edilen şey, bilinçdışının kapıyı araladığı şeydir. Sanki ruh şöyle der; ‘sana göstereceğim ama henüz tamamen değil’. ‘Kimseye ihtiyacım yok’ Belki de modern insanın en yaygın değillemesi budur. Kimseye ihtiyacım yok. Tek başıma iyiyim. Kimseye güvenmem. Kimseye yaslanmam. Kimseye ihtiyaç duymam. Bu cümleleri kuran insanların hepsi gerçekten böyle mi hisseder? Elbette hayır. Bazıları gerçekten yalnızlığı sever. Ama bazıları yalnızlığı seçmez. Yalnızlığa uyum sağlar. Çünkü bir zamanlar ihtiyaç duyduklarında karşılık bulamamışlardır. Çocuklukta görülmeyen ihtiyaçlar yok olmaz. Sadece yer değiştirir. Donald Winnicott’un söylediği gibi, çocuk yalnızca beslenmeye değil; görülmeye, duyulmaya ve tutulmaya ihtiyaç duyar. Bir çocuk ağladığında yalnızca süt istemez. Aynı zamanda şunu söyler; ‘beni fark et. Benimle ilgilen. Benim için burada ol’. Ama bu çağrı tekrar tekrar karşılıksız kalırsa çocuk zamanla başka bir karar verir; ‘demek ki ihtiyacım olmamalı’. İşte yıllar sonra yetişkin bir insanın ağzından çıkan; ‘kimseye ihtiyacım yok’ cümlesinin kökleri bazen burada yatar. Bu cümle bazen bağımsızlığın değil, hayal kırıklığının ürünüdür. Lacan: İnsan bazen gerçeği değil, eksikliğini saklar Jacques Lacan’ın aşk, arzu ve özne üzerine düşüncelerinin merkezinde bir fikir vardır; insan eksik bir varlıktır. Ve hayatı boyunca bu eksiklikle yaşamayı öğrenmeye çalışır. Ama eksiklik rahatsız edicidir. Çünkü bize ihtiyaçlarımızı hatırlatır. Sevilme ihtiyacını, görülme ihtiyacını, hatırlanma ihtiyacını, bir başkasının zihninde yer edinme ihtiyacını… Bu yüzden bazen insanlar özlemlerini inkar ederler. Mesela ayrılıktan sonra şöyle derler; ‘zaten onu sevmiyordum. Benim için o kadar da önemli değildi. Onsuz daha iyiyim’. Bazen bunlar doğrudur. Ama bazen de kişi kaybın yarattığı eksiklikle yüzleşemediği için bu cümlelere sığınır. Çünkü kaybı kabul etmek acıtır, özlemi kabul etmek acıtır, sevdiğini kabul etmek acıtır. Ve insan bazen gerçeği değil, gerçeğin yaratacağı duyguyu inkar eder. Bion: Düşünülemeyen duygu inkara dönüşür Wilfred Bion’un çok sevdiğim bir yaklaşımı vardır. Bion’a göre insan bazı duyguları düşünemez. Önce onları hisseder. Ama duygu çok yoğunsa, çok korkutucuysa ya da çok acıtıyorsa zihin onu işlemekte zorlanır. İşte o zaman savunmalar ortaya çıkar. İnkar da bunlardan biridir. Bir insanın; ‘kızgın değilim’. demesi bazen öfkesinin olmadığı anlamına gelmez. Öfkenin taşınamayacak kadar büyük olduğu anlamına gelebilir. ‘Üzülmedim’ demesi üzüntüsünün olmadığı anlamına gelmeyebilir. Belki de o üzüntüyle karşılaşmaya hazır değildir. Bion’un diliyle söylersek, bazı duygular önce başka bir zihin tarafından tutulmaya ihtiyaç duyar. İşte terapi bazen tam da bunun için vardır. İnsan ilk kez kendi inkarlarının arkasındaki duyguyla güvenli bir şekilde karşılaşabilsin diye. Sándor Ferenczi: İnsan bazen kendi gerçeğine yabancılaşır Freud’un öğrencilerinden Sándor Ferenczi, travma yaşayan insanların zamanla kendi duygularına yabancılaşabildiklerini söyler. Çocuk, yaşadığı şey çok ağır olduğunda bazen kendi hissettiklerinden bile şüphe etmeye başlar. Canı yanmıştır ama ‘o kadar da kötü değildi’ der. Kırılmıştır ama ‘abartıyorum galiba’ der. İhmal edilmiştir ama ‘annm elinden geleni yaptı’ der. Ferenczi’ye göre bu yalnızca inkar değildir. Hayatta kalma çabasıdır. Çünkü bazen gerçek, çocuğun taşıyabileceğinden daha ağırdır. Bu yüzden ruh gerçeği küçültür. Parçalara ayırır, üzerini örter. Ve kişi yıllar sonra bile kendi acısını küçümsemeye devam eder. Belki de insan en çok kendinden saklanır İlginçtir… İnsan çoğu zaman başkalarını kandırmak için değil, kendini korumak için inkar eder. Çünkü bazı gerçekler kabul edildiğinde hayat değişir. Babana kızgın olduğunu kabul etmek, annen tarafından yeterince görülmediğini kabul etmek, bir ilişkiyi hala özlediğini kabul etmek, birine ihtiyaç duyduğunu kabul etmek… Bunların her biri insanı kendi kırılganlığıyla yüzleştirir. Ve kırılganlık çoğu zaman düşündüğümüzden daha fazla cesaret ister. Belki de insan ruhu eski bir eve benzer. Bazı odaların kapısını yıllarca açmayız. Orada ne olduğunu biliriz aslında ama bakmamayı seçeriz. Çünkü içeride bir özlem olabilir, bir öfke, bir yas, bir ihtiyaç… Belki de yıllardır duyulmayı bekleyen küçük bir çocuk… Bu yüzden bazen kapının önünden geçerken şöyle deriz; ‘umurumda değil. Geçti. Unuttum. İhtiyacım yok’. Ama ruh ilginçtir. Unutmaz. Sessizleşir belki, derine Derine iner, bekler. Ve bir gün, hiç beklemediğimiz bir anda tekrar karşımıza çıkar. Bir rüyada, bir ayrılıkta, bir terapi odasında ya da gece herkes uyuduktan sonra gelen o tanıdık sessizlikte… Belki de iyileşme, inkarı kırmak değildir. Kendimize zorla gerçeği söylemek de değildir. Belki iyileşme, yıllardır kapalı duran o kapının önüne oturabilmektir. Korkmadan, kaçmadan. Ve yavaşça şunu diyebilmektir; ‘evet… Sanırım bu hala canımı acıtıyor’. Çünkü insanın özgürlüğü hiçbir şey hissetmemesinde değil; hissettiği şeyden artık saklanmak zorunda kalmamasındadır…
30.05.2026
İlk çığlıktan terapi odasına uzanan görünmez hikaye… Bazı insanlar yardım istemekte zorlanır. Sadece zorlanmazlar, yardım istemekten utanırlar. Canları yanar ama söylemezler. Yorulurlar ama belli etmezler. Ağlayacak hale gelirler ama kimsenin yanında ağlayamazlar. Sanki yardım istemek onları küçültecekmiş gibi hissederler. Sanki birine ihtiyaç duymak zayıflıkmış gibi… Sanki güçlü olmak, her şeyi tek başına taşımak demekmiş gibi… Bu yüzden bazı insanlar hayatları boyunca şu cümleyi kurmakta zorlanırlar; ‘iyi değilim. Yardıma ihtiyacım var. Tek başıma baş edemiyorum.’ Oysa insanın hikayesi tam tersinden başlar. İnsan dünyaya güçlü gelmez. İnsan dünyaya bağımlı gelir. Bir bebek düşünün. Açtır, üşümüştür, korkmuştur, rahatsızdır. Ama kendi ihtiyacını karşılayamaz. Kendi kendini sakinleştiremez. Kendi yarasını saramaz. Yapabildiği tek şey vardır; ağlamak. İşte o ağlama sesi yalnızca biyolojik bir refleks değildir. İnsanın dünyaya gönderdiği ilk mesajdır. Belki de ilk yardım çağrısıdır. ‘ Buradayım. Beni duy. Bana gel. Tek başıma yapamıyorum.’ Aslında insan hayatı tam burada başlar. Bir başkasına ihtiyaç duyarak. Belki de bu yüzden yardım istemek bizi düşündüğümüzden daha fazla sarsar. Çünkü yardım istemek yalnızca bugüne ait bir davranış değildir. İnsan ruhunun en eski katmanlarına dokunur. Ve bazen terapi odasında yaşanan şey yalnızca bir sorun anlatmak değildir. Çok daha eski bir şeyi yeniden yaşamaktır. Bir zamanlar ağlayarak yaptığımız çağrıyı, bu kez kelimelerle yapmaktır. İnsan neden yardım istemekten utanır? Çünkü çoğumuz ihtiyaçlarımızın güvenle karşılandığı bir dünyada büyümedik. Bazılarımız ağladığında susturuldu. Bazılarımız korktuğunda ‘abartıyorsu’ denildi. Bazılarımız üzüldüğünde ‘güçlü ol’ denildi. Bazılarımız yardım istediğinde yük gibi hissettirildi. Ve çocuk zihni çok basit çalışır. Çocuk şunu düşünmez; ‘annem yorgundu. Babam kendi sorunlarıyla uğraşıyordu. Evde zor şeyler yaşanıyordu.’ Hayır. Çocuk çoğu zaman şuna inanır; ‘ demek ki ihtiyacım olmamalı.’ Demek ki çok şey istiyorum. Demek ki ağlarsam rahatsız ederim. Demek ki tek başıma halletmeliyim.’ İşte bu karar büyür. Ve yetişkinlikte karakter gibi görünmeye başlar. İnsanlar ona güçlü der. Bağımsız der. Kendi ayakları üzerinde duran biri der. Ama bazen o bağımsızlığın altında çok yorgun bir çocuk vardır. Kimseye yük olmamaya çalışan bir çocuk.Kimseyi rahatsız etmemeye çalışan bir çocuk. Ve en çok da yardım istediğinde reddedilmekten korkan bir çocuk. Çünkü yardım istemek, bir kapıyı çalmaktır. Ve bazı insanlar çocukken çaldıkları kapıların açılmadığını çok iyi bilirler. Bu yüzden büyüdüklerinde kapı çalmazlar. Beklerler, susarlar, içlerine kapanırlar. Ve çoğu zaman kimsenin fark etmediği bir cümleyi içlerinden tekrar ederler; ‘zaten kimse gelmeyecek.’ Freud: İnsan neden yalnız başına yetemez? Sigmund Freud’un erken dönem düşüncelerinde çok temel bir fikir vardır. Bebek, kendi içindeki gerilimi tek başına yatıştıramaz. Açlık, korku, üşüme, acı… Bunlar bebek için yalnızca küçük rahatsızlıklar değildir. Bütün varlığını kaplayan yoğun deneyimlerdir. Bebek bu gerilimi kendi kendine çözemediği için dışarıdan bir yardım eden kişiye ihtiyaç duyar. Bu çok önemli bir noktadır. Çünkü psikanalitik olarak insan ruhunun başlangıcında bağımsızlık yoktur. İlişki vardır. Bir başkasının gelişi vardır. Bir başkasının duyup yanıt vermesi vardır. Yani insan ilk andan itibaren kendine yeten bir varlık değildir. İnsan, bir başkasının varlığıyla düzenlenir. Bugün yetişkin bir insanın ‘yardım istemek bana çok zor geliyor’ demesi, çoğu zaman yalnızca bugünkü bir mesele değildir. Çok eski bir bağımlılık alanına dokunur. Çünkü yardım istemek, bilinçdışı düzeyde şunu hatırlatır; ‘ben tek başıma yeterli değilim.’ Ve bu cümle bazı insanlar için çok ağırdır. Çünkü onlar yıllarca tam tersini ispat etmeye çalışmışlardır. ‘Ben güçlüyüm. Ben hallederim. Ben kimseye ihtiyaç duymam. Ben kimseye yük olmam.’ Ama insan ruhu böyle çalışmaz. İnsan bazen taşıyamaz. Bazen dağılır. Bazen korkar. Bazen kendi içindeki sesi bile duyamayacak kadar yorulur. Ve o zaman bir başkasının varlığı yalnızca destek olmaz. Bir tür ruhsal dayanak olur. Freud’un tekrar zorlantısı fikrini burada da düşünebiliriz. İnsan çocuklukta yardım istediğinde görülmediyse, yetişkinlikte bazen aynı sahneyi tekrar eder. Yine ihtiyacı olur ama söylemez. Yine kırılır ama belli etmez. Yine bekler ama istemez. Çünkü bilinçdışı eski acıyı yeniden sahneye koyar. Belki bu kez biri fark eder diye, belki bu kez biri gelir diye, belki bu kez ağlamak işe yarar diye… Ama çoğu zaman kişi ağlamaz bile. Çünkü çoktan öğrenmiştir; ‘ağlasam da kimse gelmez.’ Winnicott: Bizi büyüten şey yalnızca sevgi değil, tutulmaktır Donald Winnicott’un ‘holding’ yani tutulma kavramı burada çok önemlidir. Winnicott’a göre bebek yalnızca beslenerek büyümez. Tutularak büyür. Birinin kucağında, birinin sesiyle, birinin bakışıyla, birinin sakinliğiyle, birinin onu dağılmadan taşımasıyla… Bebek yavaş yavaş şunu öğrenir; ‘ben dağılınca dünya dağılmıyor. Korkunca biri geliyor. Ağlayınca tamamen yalnız kalmıyorum. İhtiyacım olduğunda biri beni tutabiliyor.’ Bu deneyim çocuğun içine yerleşir. Ve zamanla çocuk kendi kendini tutmayı öğrenir. Ama tutulmamış çocuk ne olur? Korkularıyla yalnız kalmış çocuk, ağladığında susturulmuş çocuk, duyguları görülmemiş çocuk… O çocuk büyüdüğünde çoğu zaman iki uçtan birine gider. Ya herkese tutunur ya da kimseye tutunamaz. Ya sürekli birini arar ya da kimseye ihtiyaç duymuyormuş gibi yaşar. Ama her iki durumda da içeride aynı soru vardır; ‘beni taşıyacak biri var mı?’ Bu yüzden bazı yetişkinler için ilişki yalnızca ilişki değildir. Bir tutulma ihtimalidir, birinin yanında gevşeyebilmek, birinin yanında zayıf olabilmek, birinin yanında ‘iyi değilim’ diyebilmek Bunlar küçük şeyler değildir. Çünkü bazı insanlar hayatları boyunca ilk kez birinin yanında dağılmadan kalabildiklerinde, orada aşk zannettikleri şeyin içinde aslında çok eski bir tutulma ihtiyacı olduğunu fark ederler. Belki de bu yüzden bazı ilişkiler bu kadar derinden etkiler bizi. Çünkü karşımızdaki kişi yalnızca sevdiğimiz biri değildir. Bazen içimizdeki eski çocuğun ilk kez güvenle yaslandığı yerdir. Lacan: Belki de asıl soru yardım istemek değildir Jacques Lacan’ın düşüncesinde insan yalnızca ihtiyaçları olan bir varlık değildir. İnsan aynı zamanda görülmek isteyen bir varlıktır. Ötekinin bakışında kendini kurar. Birinin bizi görmesi, düşünmesi, fark etmesi, bizim için yalnızca sosyal bir ihtiyaç değildir. Ruhsal bir varlık alanıdır. Bu yüzden bazen yardım istemenin altında yardım ihtiyacından daha derin bir şey vardır. Birinin bizi fark etmesini istemek, birinin bizi düşünmesini istemek, birinin zihninde yer edinmek. Belki de bu yüzden bazı insanlar yardım istemez ama kırılır. Çünkü aslında yardım değil, görülmek istemişlerdir, bir mesaj beklerler, bir arama beklerler, bir ‘nasılsın?’ beklerler. Ve gelmediğinde yalnızca hayal kırıklığı yaşamazlar. Yok sayılmış hissederler. Çünkü insan ruhu için görülmemek bazen yalnızlıktan daha ağırdır. Lacan’ın ‘Öteki’ kavramı tam da burada anlam kazanır. Biz kendimizi tamamen kendi içimizden kurmayız. Bir başkasının bakışı içinde de kurarız. Bu yüzden birinin zihninde yer tutmak isteriz. Birinin bizi düşünmesini isteriz. Birinin yokluğumuzu fark etmesini isteriz. Çünkü insan bazen yalnızca sevilmek istemez, hatırlanmak ister. ‘Ben senin zihninde var mıyım?’ sorusu bu yüzden bu kadar güçlüdür. Bu soru yalnızca romantik bir soru değildir. Çok eski bir ruhsal sorudur. Çocukken annesinin zihninde tutulmak isteyen çocuğun sorusudur. Ağladığında duyulmak isteyen bebeğin sorusudur. Aşk ilişkisinde unutulmaktan korkan yetişkinin sorusudur. Terapi odasında ‘beni gerçekten duyuyor musun?’ diye bakan danışanın sorusudur. Belki de insan hayatı boyunca aynı soruyu farklı kişilere sorar; ‘bensenin içinde bir yerde duruyor muyum?’ Bion: İnsan bazı duyguları tek başına taşıyamaz Wilfred Bion’un kapsama işlevi, yardım istemenin neden bu kadar derin bir mesele olduğunu anlamak için çok kıymetlidir. Bion’a göre bazı duygular önce başka bir zihinde tutulmaya ihtiyaç duyar. Bir çocuk korktuğunda, o korkuyu tek başına düşünemez. Sadece yaşar, panik olur, dağılır, ağlar. Ama bakım veren kişi o korkuyu alır, kendi zihninde işler, anlamlandırır ve çocuğa daha taşınabilir bir halde geri verir. Çocuk zamanla şunu öğrenir; duyguları beni yok etmeyecek, kaygı geçebilir, korku taşınabilir, ben hissettiğim şeyden ibaret değilim.’ Ama bu kapsama deneyimi eksikse, çocuk kendi duygularıyla baş başa kalır. Ve büyüdüğünde bazı duygular ona hala taşınamaz gelir. Bu yüzden bazı yetişkinler kaygılandıklarında hemen dağılır. Bazıları öfkelendiğinde kendini kaybeder. Bazıları üzüldüğünde tamamen kapanır. Bazıları terk edilme ihtimalinde panik olur. Çünkü içeride o duyguyu tutacak bir alan gelişmemiştir. İşte terapi burada yalnızca konuşma değildir. Bir duygunun başka bir zihin tarafından taşınmasıdır. Danışan bazen şunu anlatır; ‘bilmiyorum neden bu kadar kötü hissediyorum. Bunu anlatınca saçma gelecek. Abartıyor muyum bilmiyorum.’ Ama terapistin sakin, kapsayan, yargılamayan varlığı şunu söyler; ‘bu duygu burada durabilir. Bunu birlikte düşünebiliriz. Bu seni parçalamayacak.’ Bazen iyileştiren şey verilen cevap değildir. Birinin duygumuzdan kaçmamasıdır. Bion’un söylediği gibi, insan zihni bazı şeyleri ancak başka bir zihinle birlikte düşünebilir. Bu yüzden yardım istemek bazen bir zayıflık değil, düşünmenin başlangıcıdır. Çünkü insan bazı acıları tek başına düşünemez. Önce biriyle birlikte tutar. Sonra yavaş yavaş kendi içinde taşımayı öğrenir. Melanie Klein: Zihinden düşmek neden bu kadar acıtır? Melanie Klein insanın iç dünyasında sevdiği kişilerin birer içsel nesne olarak yer ettiğini söyler. Bu biraz teknik bir ifade gibi görünebilir ama aslında çok insani bir şeyi anlatır. Sevdiğimiz insanlar yalnızca dışarıda yaşamazlar. İçimizde de yaşarlar. Annemizin sesi, babamızın bakışı, bizi seven birinin varlığı, bizi inciten birinin yokluğu… Bunlar iç dünyamızda izler bırakır. Bu yüzden birini kaybettiğimizde yalnızca dışarıdaki kişiyi kaybetmeyiz. İçimizdeki bir düzen de sarsılır. Bir annenin ilgisinden mahrum kalan çocuk, yalnızca o an üzülmez. İçinde ‘ben görülmeye değer değilim’ gibi bir duygu da oluşturabilir. Bir babanın onayını alamayan çocuk, yalnızca babasının sevgisinden yoksun kalmaz. İçinde ‘ben yeterli değilim’ diyen bir ses büyütebilir. Bu yüzden yetişkinlikte yardım istemek bazen eski içsel nesneleri de harekete geçirir. Kişi yardım isteyecektir ama içinde bir ses şunu söyler; ‘yine reddedileceksin. Yine fazla geleceksin. Yine kimse anlamayacak. Yine yalnız kalacaksın.’Ve kişi susar. Çünkü geçmişteki nesne ilişkileri bugünkü ilişkilere gölge düşürür. Klein’ın iyi nesne-kötü nesne ayrımı da burada önemlidir. Eğer çocuk için bakım veren kişi hem sevilen hem korkulan bir figür olmuşsa, çocuk sevgiyle acıyı birbirinden ayırmakta zorlanabilir. Yetişkinlikte de yardım istemek karmaşık hale gelir. Bir yanıyla ister, bir yanıyla korkar, bir yanıyla yaklaşır, bir yanıyla kaçar. Çünkü ihtiyaç duyduğu kişi aynı zamanda onu incitebilecek kişi gibi hissedilir. Bu yüzden bazı insanlar en çok sevdikleri kişilerden yardım isteyemezler. Çünkü en çok onların reddi acıtır. Françoise Dolto: Çocuk anlaşılmak ister Françoise Dolto, çocuğun bir özne olduğunu vurgulayan isimlerden biridir. Çocuğa yalnızca bakım verilen pasif bir varlık gibi değil, anlam dünyası olan bir özne gibi bakar. Bu çok önemli bir bakıştır. Çünkü çocuk yalnızca doyurulmak istemez, anlaşılmak ister. Bir çocuğun ağlaması bazen yalnızca açlık değildir. Bazen yalnızlık, bazen korku, bazen temas ihtiyacı, bazen görülme arzusudur. Ama yetişkinler çoğu zaman çocuğun ağlamasını susturulması gereken bir ses gibi duyarlar. Oysa belki de ağlama bir dildir. Çocuğun ilk dili. ‘Bana bak. Beni anla. Benim içimde bir şey oluyor.’ Eğer bu dil sürekli susturulursa, çocuk zamanla kendi iç sesini de susturur. Büyüdüğünde neye ihtiyacı olduğunu bilemez. Yardım isteyemez çünkü ne istediğini tarif edemez. Üzgündür ama nedenini söyleyemez. Kırılmıştır ama ifade edemez. Sevilmek ister ama bunu talep edemez. Dolto’nun bize hatırlattığı şey şudur; çocuk duyulmak ister. Ve duyulmayan çocuk kaybolmaz. Yetişkin bedeninde yaşamaya devam eder. Bazen ilişki içinde. Bazen terapide. Bazen bir sessizlikte. Bazen bir ‘iyiyim’ cümlesinin arkasında. Byung-Chul Han: Modern insan neden kimseye ihtiyaç duymuyormuş gibi yaşar? Byung-Chul Han modern insanın en büyük trajedilerinden birini anlatır; performans toplumu. Bugünün insanı yalnızca yaşamakla kalmaz. Sürekli güçlü görünmek zorundadır. Başarılı görünmek, üretken olmak, ayakta kalmak, kendini geliştirmek, kendi kendine yetmek, yorulsa da durmamak, dağılsa da belli etmemek. Bu dünyada yardım istemek neredeyse başarısızlık gibi algılanır. Çünkü herkesin güçlü, bağımsız, verimli ve kontrol sahibi olması beklenir. Ama insan makine değildir. İnsan bazen yorulur. İnsan bazen kırılır. İnsan bazen içinden çıkamaz. Modern dünyanın en acımasız tarafı belki de budur; insana sürekli ‘kendin ol’ der ama kırılgan olmasına izin vermez. ‘Özgürsün’ der ama yardım istemeyi utanç haline getirir. ‘Güçlüsün’ der ama yorulduğunda yanında durmaz. Bu yüzden modern insanın yalnızlığı çok farklıdır. Kalabalıklar içindedir, bağlantı halindedir, mesajlaşır, paylaşır, görünür. Ama çoğu zaman gerçekten duyulmaz. Ve belki de bu çağın en büyük yorgunluğu buradan gelir. Herkes birbirini görür gibi yapar ama çok az kişi gerçekten birbirini zihninde tutar. Aşk ilişkilerinde yardım istemek neden zorlaşır? Bir insan sevgilisinden ya da eşinden yardım istemekte neden zorlanır? Çünkü aşk ilişkisi, çocukluk yaralarını çok kolay harekete geçirir. Sevdiğimiz kişiden yardım istemek, sıradan bir talep değildir. Çünkü orada reddedilme ihtimali vardır. Görülmeme ihtimali vardır. ‘Abartıyorsun’ denme ihtimali vardır. Ve bunlar bazen bugünden daha fazla geçmişi acıtır. Mesela bir kadın eşine ‘çok yoruldum’ diyemez. Çünkü çocukken yorulduğunda kimse onu dinlememiştir. Bir erkek ‘korkuyorum’ diyemez. Çünkü ona küçükken korkunun erkekliğe yakışmadığı öğretilmiştir. Bir sevgili ‘beni biraz daha düşünmeni istiyorum’ diyemez. Çünkü ihtiyaç duyduğunu söylediğinde küçüleceğini sanır. Oysa ilişkiler tam da burada derinleşir. İki insan birbirine yalnızca güçlü yanlarını gösterdiğinde değil, ihtiyaçlarını da gösterebildiğinde bağ kurar. Ama bu kolay değildir. Çünkü ihtiyaç göstermek, kapıyı aralamaktır. Ve kapının arkasında eski korkular vardır. ‘Ya gelmezse?, ya duymazsa?, ya yük olursam?, ya beni fazla bulursa?’ Bazen insan sevdiği kişiye değil, geçmişindeki cevapsız kalmış çağrılara tepki verir. Bu yüzden ilişkilerde en büyük mesele çoğu zaman ne istendiği değildir. İhtiyaç isterken insanın içinde neyin uyandığıdır. Yardım istemek neden bazen öfkeye dönüşür? Bazı insanlar yardım isteyemedikleri için öfkelenirler. Bu ilk bakışta çelişkili görünür. Ama aslında çok anlaşılırdır. İnsan ihtiyacını söyleyemediğinde, o ihtiyaç yok olmaz. İçeride birikir, birikir, birikir… Sonra öfke olarak çıkar. ‘Zaten sen hiç anlamazsın. Ben söylemeden fark etmen gerekirdi. Ben hep tek başıma kalıyorum.’ Burada öfkenin altında çoğu zaman eski bir kırgınlık vardır. Çünkü kişi yardım istemeyi beceremediği için değil, yardım istemeye inancını kaybettiği için susmuştur. Ve birinin onu kendiliğinden fark etmesini bekler. Bu da çok çocukça gibi görünür ama aslında çok eski bir ruhsal ihtiyaçtır. Bebek konuşamaz. Ama bakım verenin anlamasını bekler. Yetişkin olduğumuzda konuşabiliriz ama bazı yaralar hala konuşmadan anlaşılmak ister. ‘Ben söylemeden de gör. Ben dağılmadan da fark et. Ben ağlamadan da yanımda ol.’ Bu çok insani bir arzudur. Ama ilişkilerde konuşulmadığında kırgınlığa dönüşür. Çünkü yetişkinlikte sevgi bazen sezmek kadar söylemeyi de gerektirir. Terapi neden bu kadar duygusal bir deneyim olabilir? Terapiye gelen birçok insan başta şunu düşünür; ‘ben sorunumu anlatacağım, çözüm bulacağız.’ Ama terapi çoğu zaman bundan daha derin bir yere gider. Çünkü insan yalnızca sorununu anlatmaz. Kendisini nasıl anlattığını da getirir. Susma biçimini getirir. Yardım isteyememe biçimini getirir. Ağlamayı tutma biçimini getirir. Güçlü görünme biçimini getirir. Reddedilme korkusunu getirir. Anlaşılmama öfkesini getirir. Terapi odası bu yüzden bazen ilk başta huzurlu değil, zor bir yer gibi gelebilir. Çünkü danışan orada ilk kez şunu fark eder; ‘ben birine ihtiyaç duyuyorum.’ Ve bu fark ediş bazı insanlar için çok sarsıcıdır. Çünkü hayatı boyunca kimseye ihtiyaç duymamaya çalışmıştır. Ama terapide ihtiyaç duymak patolojik değildir. İyileşmenin parçasıdır. Çünkü insan bazen ilk kez birinin karşısında güçlü görünmek zorunda kalmadan durur. Birinin yanında dağılıp hala kabul edilebilir olduğunu deneyimler. Birinin zihninde tutulduğunu hisseder. Belki terapi biraz da budur; bir zamanlar duyulmayan çığlığın, bu kez kelimelerle duyulması. “İlk çığlık” neden önemlidir? İlk çığlık, insanın dünyaya tek başına yetemeyeceğini söylediği andır. Bu yüzden çok temel bir psikanalitik fikre döneriz; insan başkasına muhtaç olarak doğar. Bu muhtaçlık utanılacak bir şey değildir. İnsan olmanın başlangıcıdır. Ama hayat ilerledikçe biz bu gerçeği unutmaya çalışırız. Güçlü görünürüz, kontrollü oluruz, kendi kendimize yetmeye çalışırız. Ama içimizde bir yer hala şunu bilir; acı çektiğimde birinin bana dönmesine ihtiyacım var. Korktuğumda birinin sesimi duymasına ihtiyacım var. Dağıldığımda birinin beni zihninde tutmasına ihtiyacım var. İşte terapi, aşk, dostluk ve aile bağları bazen bu en eski ihtiyacın farklı biçimleridir. Bize şunu hatırlatırlar; insan tek başına var olabilir belki ama tek başına iyileşemez. Peki olgunluk nedir? Olgunluk kimseye ihtiyaç duymamak değildir. Olgunluk, ihtiyaç duyduğunu fark edip bunu yıkıcı hale getirmeden ifade edebilmektir. ‘Bana iyi geliyorsun’ diyebilmek. ‘Şu an yanımda olmanı isterdim’ diyebilmek. ‘Bunu tek başıma taşımakta zorlanıyorum’ diyebilmek. ‘Beni duyman önemli’ diyebilmek. Bunlar zayıflık değildir. Bunlar bağ kurma kapasitesidir. Çünkü ihtiyaçlarını tamamen inkar eden insan, bir noktada ya yalnızlaşır ya da öfkelenir. Ama ihtiyacını tanıyabilen insan ilişki kurabilir. Kendi kırılganlığından utanmadığında, başkasının kırılganlığını da daha şefkatle görebilir. Belki de gerçek güç burada başlar. Kimseye ihtiyaç duymamakta değil, ihtiyaç duyduğun halde kendini değersiz hissetmemekte. İnsan dünyaya bir çığlıkla gelir. Bu çığlık yalnızca ciğerlerin açılması değildir. Bir çağrıdır. ‘Buradayım. Beni duy. Bana gel.’ Ve belki de bütün hayat boyunca bu çağrı biçim değiştirir. Bebekken ağlayarak söyleriz. Çocukken bakışımızla söyleriz. Gençken öfkemizle söyleriz. Aşık olduğumuzda bekleyişimizle söyleriz. Yorulduğumuzda suskunluğumuzla söyleriz. Terapide kelimelerle söyleriz. Ama cümlenin özü çoğu zaman değişmez; ‘beni duyuyor musun?’ İnsan en çok burada kırılır. Seslendiğinde kimse gelmediğinde, ağladığında susturulduğunda, yorulduğunda görülmediğinde, ihtiyaç duyduğunda utandırıldığında… Ama insan yine de vazgeçmez. Çünkü ruh, ne kadar yaralansa da, bir yerde hala duyulacağına inanmak ister. Belki de bu yüzden hayat boyunca aradığımız şey kusursuz insanlar değildir. Bizi her an anlayan, hiç kırmayan, hiç eksilmeyen insanlar da değildir. Bazen yalnızca şudur; sesimizi duyabilecek biri. Dağıldığımızda bizi zihninde tutabilecek biri. ‘İyi değilim’ dediğimizde kaçmayacak biri. Ve belki de iyileşme, büyük cümlelerle değil, çok sade bir karşılıkla başlar; ‘buradayım, seni duyuyorum, tek başına değilsin.’ Çünkü insanın ilk çığlığı bir başkasına seslenişti. Belki son huzuru da yine bir başkasının yanında bulunur. Birinin gözlerinde, birinin sakinliğinde, birinin bizi unutmadığı o sessiz yerde. Ve belki de insan olmak tam olarak budur; bir başkasına ihtiyaç duymaktan utanmadan, bazen birinin eline, bazen birinin sesine, bazen birinin zihninde açtığı küçük yere yaslanabilmek. Çünkü hiçbirimiz tamamen tek başımıza büyümedik. Ve hiçbirimiz tamamen tek başımıza iyileşmeyiz…
28.05.2026
Lacan; ‘arzu, sevgi ve insan olmanın ağır anlamı üzerine…’ “İstediğiniz şeyi elde ettiğiniz anda artık onu istememeye başlarsınız.” Lacan’ın bu cümlesi ilk duyulduğunda biraz acımasız gelir. Çünkü bize yıllarca mutluluğun formülü öğretildi. İste. Çalış. Elde et. Mutlu ol… Ama insan ruhu bundan çok daha karmaşıktır. Çünkü insan bazen istediği şeyi elde ettiğinde değil, onu arzularken canlı hisseder. Ve belki de bu yüzden hayatımızın en yoğun duyguları çoğu zaman tamamlanmamış şeylerin içinde yaşanır. Bir ihtimalde, bir özlemde, bir belkinin içinde… Çünkü arzu, tamamlanmışlıktan değil, eksiklikten beslenir. Lacan bunu çok iyi görmüştü. Ona göre insan arzusu hiçbir zaman tamamen nesnenin kendisine yönelmez. İnsan çoğu zaman; kişiyi değil, o kişiyle ilgili fantazisini arzular. Fantazi neden bu kadar güçlüdür? Çünkü fantazi kırılmaz. Gerçek insanlar kırar. Gerçek insanlar; yorulur, değişir, hata yapar, geri çekilir, bazen bizi düşündüğümüz kadar sevmezler. Ama fantazi, zihnin içinde kusursuz kalabilir. Bu yüzden bazı insanlar ilişkilerde kişiyi değil, ihtimali sever. Henüz gerçekleşmemiş olanı, henüz tam sahip olunmamış olanı… Çünkü eksiklik arzuyu diri tutar. Lacan’ın söylediği şey tam da budur; “arzunun devam edebilmesi için nesnenin biraz eksik kalması gerekir.” Bu yüzden insan bazen kavuştuğunda değil, kavuşmayı hayal ederken daha mutludur. “Avlanmak öldürmekten daha zevklidir.” Bu söz yalnızca avcılıkla ilgili değildir. İnsan psikolojisinin derin bir tarafını anlatır. Beklemek, yaklaşmak, istemek be merak etmek; bunlar arzunun enerjisidir. Ve insan zihni bazen sonuçtan çok; hareketin kendisine bağımlı hale gelir. Mesela bir ilişki düşünün. İlk zamanlarda; sürekli düşünürsünüz, mesaj beklemek heyecan yaratır, küçük bir bakış bile büyük anlam taşır, ihtimal büyür ve fantazi genişler. Ama ilişki güvenli hale geldiğinde; bazı insanlar huzur değil, boşluk hissetmeye başlar. Çünkü onları canlı tutan şey sevgi değil, arzunun gerilimidir. Freud: İnsan neden bazen huzurdan sıkılır? Sigmund Freud insan ruhunun yalnızca haz peşinde olmadığını söyler. İnsan bazen tanıdığı duyguların peşinden gider. Çocukluğunda sevgiyi; belirsizlikle, kaygıyla, ulaşamamakla, mücadeleyle öğrenen biri; yetişkinlikte huzurlu sevgiyi yabancı hissedebilir. Bu yüzden bazı insanlar; zor insanları seçer, ulaşılmaz insanlara bağlanır, kaotik ilişkilerde yoğun aşk hisseder, sakin sevgiyi heyecansız bulur. Çünkü beden huzuru değil, yoğunluğu tanıyordur. Freud buna tekrar zorlantısı derdi. İnsan bazen iyileşmek için değil, tanıdığı duyguyu yeniden kurmak için seçer. Lacan’ın en sert tarafı şuydu: İsteklerin peşinden yaşamak insanı tam anlamıyla mutlu etmez. Çünkü istek sonsuzdur. Bir şey elde edilir. Sonra başka bir şey arzulanır. Sonra başka biri, başka bir hedef, başka bir hayat… Ve insan sürekli şunu hisseder; “tamamlanırsam huzurlu olacağım.” Ama Lacan der ki; insan hiçbir zaman tamamen tamamlanmaz. Çünkü insan eksik bir varlıktır. Ve belki de bütün mesele bu eksiklikle yaşamayı öğrenmektir. Peki o zaman insanı gerçekten anlamlı yapan şey ne? Belki de burada Lacan’ın düşüncesi başka bir yere açılıyor. Çünkü insan sadece isteyen bir varlık değildir. Aynı zamanda anlam arayan bir varlıktır. Ve bir noktadan sonra insan şunu fark etmeye başlar; kendini sürekli arzularının peşinde sürüklemek, her zaman derin bir tatmin yaratmaz. Çünkü insan yalnızca almakla yaşayamaz. Bir yere değmek ister. Bir iz bırakmak ister. Birinin hayatında gerçek bir anlam yaratmak ister. Winnicott: İnsan en çok gerçek bağda iyileşir Donald Winnicott’un çok sevdiğim bir yaklaşımı vardır. İnsan ancak gerçek ilişki içinde kendisi olabilir. Yani performans göstermeden, rol yapmadan, ideal görünmeye çalışmadan gerçek haliyle var olabildiğinde. Ama gerçek bağ kolay değildir. Çünkü gerçek bağ; kırılganlık ister, samimiyet ister, şefkat ister, özür isteyebilme kapasitesi ister. Ve bütün bunlar narsistik arzudan daha ağır şeylerdir. Çünkü arzu çoğu zaman “ben ne hissediyorum?” diye sorar. Sevgi ise şunu sorar; “karşımdaki insanın hayatına nasıl değiyorum?” Bion: İnsan zihni ancak başka bir zihinde büyür Wilfred Bion’a göre insanın ruhsal gelişimi, duygularının başka bir zihin tarafından taşınmasıyla olur. Yani insan yalnızca düşünülmek istemez. Anlaşılmak ister. Taşınmak ister. Hissedilmek ister. Bu yüzden bizi en çok değiştiren insanlar çoğu zaman bizi en çok arzulayanlar değil, bizi gerçekten görebilenlerdir. Çünkü insanı büyüten şey yalnızca tutku değildir. Temas duygusudur. Melanie Klein: Sevgi, yalnızca istemek değildir Melanie Klein’a göre olgun sevgi, karşıdaki insanı sadece ihtiyaç nesnesi olarak görmemektir. Onun ayrı bir ruhu olduğunu kabul edebilmektir. Yani gerçek sevgi; “beni nasıl hissettiriyor?” sorusundan çıkar… “Onun varlığına nasıl davranıyorum?” sorusuna dönüşür. İşte bu yüzden bazı insanlar çok arzular ama sevemezler. Çünkü arzu bazen almak ister. Sevgi ise korumayı bilir. Van der Kolk: İnsan bedeni samimiyeti tanır Bessel van der Kolk travmanın yalnızca zihinsel değil, bedensel olduğunu söyler. Ve beden şunu çok iyi ayırt eder; gerçek temas ile yüzeysel yakınlığı. Bu yüzden bazı insanlar yıllarca ilişki yaşayıp hala yalnız hissedebilir. Çünkü beden yalnızca yakınlığı değil, duygusal güveni arar. Samimiyetin bedende bir karşılığı vardır. Şefkatin de vardır. Görülmenin de. Bu yüzden bazen küçücük bir anlayış anı, yıllarca unutulmaz. Belki de mesele arzunun ötesine geçebilmektir Lacan’ın en rahatsız edici ama en dürüst tarafı buydu; insan arzularıyla yaşarsa sürekli eksik hissedebilir. Çünkü arzu doymaz. Ama insan bazen başka bir yere geçtiğinde değişmeye başlar. Birinin hayatına gerçekten değdiğinde, bir yarayı hafiflettiğinde, bir korkuyu sakinleştirdiğinde, bir insanın yalnızlığını azalttığında… orada başka bir anlam doğar. Ve belki de insanı gerçekten olgunlaştıran şey budur. Belki de hayatın sonunda bizi en çok değiştiren şey; elde ettiklerimiz olmayacak. Ne kadar arzulandığımız, kaç kişinin bizi istediği, kaç şeye sahip olduğumuz değil. Belki sonunda geriye sadece şu kalacak; kimin hayatına gerçekten dokunduk? Kimi biraz daha az yalnız bıraktık? Kime şefkat gösterebildik? Kimin zihninde güvenli bir yer olabildik? Çünkü insan bazen büyük arzularla değil, küçük samimiyetlerle anlamlı hale gelir. Ve belki de gerçekten insan olmak biraz şudur; bir başkasının hayatına değer verebilmek…
25.05.2026
İnsan neden bir başkasının zihninde yaşamayı bu kadar ister? Bazı insanlar unutulmaktan ölüm gibi korkar. Mesajın geç görülmesinden değil sadece, akıldan çıkmaktan korkarlar. Birinin zihninde yer etmemek, aranmamak, merak edilmemek, yokluğunun fark edilmemesi… Bazı insanlar için bunlar küçük şeyler değildir. Çünkü insanın en derin arzularından biri yalnızca sevilmek değildir. Hatırlanmaktır… Birinin zihninde yaşamaya devam etmek… İnsan bazen bir ilişki bittikten sonra bile şunu ister; ‘ben hala düşünüyor mu?, bazen aklına geliyor muyum?, yokluğum onda bir boşluk yaratıyor mu?’ Çünkü zihinde tutulmak, insan ruhu için çok eski bir güvenlik hissidir. Ve çoğu zaman bu ihtiyaç yetişkinlikte başlamaz. Çocuklukta doğar. Bir çocuğun ilk ihtiyacı yalnızca bakım değildir… Donald Winnicott’un en önemli vurgularından biri şudur; çocuk yalnızca fiziksel olarak değil, psikolojik olarak da tutulmak ister. Yani bir çocuğun ihtiyacı yalnızca yemek, uyku ya da korunma değildir. Birinin zihninde canlı kalmak ister. Anne odadan çıktığında bile tamamen yok olmadığını hissedebilmek… İşte ruhsal güvenlik biraz burada başlar. Çocuk şunu hissetmek ister; ‘ben görünmesem bile akıldayım, ben ağlamasam bile hissediliyorum, ben anlatmasam bile biri beni düşünüyor.’ Çünkü çocuk için zihinde tutulmak, varlığının devam ettiğini hissetmektir. Eğer çocuk duygusal olarak sık sık unutulmuşsa, görülmemişse, yalnız bırakılmışsa yetişkinlikte zihinde tutululma arzusu çok yoğun hale gelebilir. Bu yüzden bazı insanlar ilişkilerde yalnızca sevgiyi değil, akılda kalmayı isterler. ‘Beni düşün’ Bu cümle bazen söylendiğinden çok daha derin bir anlam taşır. Çünkü bazı insanlar için düşünülmek, sevilmekle eşdeğerdir. Mesela biri mesaj atmadığında sadece iletişim eksikliği hissetmezler. Şunu hissederler; ‘demek ki aklında değilim, demek ki benim duygum kadar yoğun hissetmiyor, demek ki yokluğum onda bir iz bırakmıyor.’ Ve burada çocukluk yaraları aktive olur. Çünkü geçmişte duygusal olarak ihmal edilen insanlar, unutulmayı çok ağır yaşarlar. Birinin zihninde tutulmamak, bazı insanlar için görünmez olmak gibidir. Freud: İnsan neden unutulmaktan bu kadar korkar? Sigmund Freud insan ruhunun temel korkularından birinin terk edilme olduğunu söyler. Ama terk edilmek yalnızca fiziksel gitmek değildir. Bazen biri yanındadır ama seni düşünmüyordur. İşte bazı insanlar için en ağır duygu budur. Çünkü insan yalnızca bedensel değil, zihinsel bağ da kurmak ister. Birinin iç dünyasında yer edinmek, orada kalabilmek… Freud’un nesne ilişkilerine açılan yaklaşımında sevilen kişi yalnızca bir insan değildir. İç dünyamızın parçasına dönüşür. Bu yüzden biri bizi unutuyormuş gibi hissettiğimizde yalnızca ilişki sarsılmaz. Kendi değer hissimiz de sarsılır. Lacan: Arzu, ötekinin zihninde yer bulma arzusudur Jacques Lacan’ın çok derin bir yaklaşımı vardır; insan yalnızca sevilmek istemez. Arzulanmak ister. Yani ötekinin zihninde özel bir yer kaplamak, onun düşüncelerinde yankılanmak, bir eksiklik yaratabilmek… Bu yüzden bazı insanlar ilişkilerde sürekli şunu arar; ‘ben onun için gerçekten ne ifade ediyorum?’ Çünkü Lacan’a göre özne, kendisini büyük ölçüde ‘ötekinin bakışı’ içinde kurar. Birinin bizi düşünmesi, merak etmesi, özlemesi bize şunu hissettirir; ‘ben onun dünyasında gerçek bir yere sahibim.’ Bu yüzden aşk yalnızca yakınlık değildir. Zihinsel olarak birbirinin içinde yaşamaya başlamaktır. Bazı insanlar neden sürekli iz bırakmak ister? Çünkü görünmeden büyümüş olabilirler. Bazı çocuklar vardır, evde fiziksel olarak vardırlar ama psikolojik olarak görülmezler. Duyguları fark edilmez, sessizlikleri anlaşılmaz, üzüntüleri sorulmaz. Ve çocuk zamanla şunu öğrenir; ‘demek ki fark edilmek için daha fazla şey yapmalıyım.’ İşte yetişkinlikte görülen bazı davranışların altında bu vardır; süreki akılda kalmaya çalışma, unutulmaktan aşırı korkma, mesajlara aşırı anlam yükleme, görülmeyince yoğun kaygı yaşama, sosyal medyada iz bırakma ihtiyacı, eski sevgilinin hala düşünüp düşünmediğini merak etme. Çünkü mesele yalnızca ilişki değildir. Varoluş hissidir. Bion: İnsan zihinsel olarak taşınmak ister Wilfred Bion insan ruhunun kapsanmaya ihtiyaç duyduğunu söyler. Yani insan yoğun duygularını tek başına taşıyamaz. Birinin onu zihninde tutmasına ihtiyaç duyar. Bu çocuk korktuğunda, anne yalnızca fiziksel olarak yanında olmaz. Onun korkusunu zihninde işler. Anlamlandırır,taşır. Çocuk zamanla şunu öğrenir; ‘duygularım bir başkasının zihninde yaşayabiliyor.’ Ama bu deneyim eksikse kişi büyüdüğünde sürekli şunu arar; ‘beni biri gerçekten düşünsün. İçimde olan şeyi biri taşısın.’ Bu yüzden bazı insanlar için sevilmekten bile daha önemli olan şey şudur; anlaşılmak… Melanie Klein: Zihinden düşmek neden yok olmak gibi hissedilir? Melanie Klein’a göre çocuk için sevilen nesnenin kaybı yalnızca ayrılık değildir., psikolojik bir yıkım hissidir. Çünkü çocuk sevilen kişinin zihninden düştüğünü hissettiğinde şunu yaşar; ‘artık güvende değilim.’ Bu yüzden bazı yetişkinler küçük mesafeleri bile büyük kayıp gibi yaşayabilirler. Bir mesajın geç gelmesi, ses tonunun değişmesi, eskisi kadar ilgi görmemek… Bütün bunlar eski kayıpları harekete geçirebilir. Ve kişi yalnızca bugünkü ilişkiye tepki vermez. Geçmişte zihinsel olarak terk edildiği yerlere de tepki verir. Van der Kolk: Beden unutulmayı da kaydeder Bessel van der Kolk’un çok önemli bir vurgusu vardır; beden yalnızca travmatik olayları değil, duygusal yoklukları da kaydeder. Yani bazen insanı yaralayan şey bağırılmak değildir, hiç görülmemektir. Bazı insanlar çocukluklarında fiziksel olarak büyütülmüşlerdir ama duygusal olarak tutulmamışlardır. Ve beden bu eksikliği taşır. Bu yüzden yetişkinlikte biri onları gerçekten merak ettiğinde, küçük bir ‘nasılsın?’ mesajı bile fazla derin hissedilebilir. Çünkü mesele mesaj değildir. İlk kez birinin zihninde yer bulmaktır. Haim Ginott: İnsan en çok hissi fark edildiğinde sakinleşir Haim Ginott çocuklarla ilgili çok önemli bir şey söyler: bir çocuk duygusunun hissedildiğini fark ettiğinde sakinleşmeye başlar. Aslında yetişkinler için de bu değişmez. Çünkü insanın en temel ihtiyaçlarından biri şudur; birinin iç dünyasında gerçek bir yerinin olması. Bu yüzden bazı ilişkiler bitse bile etkisi geçmez. Çünkü insan bazen kişiyi değil, onun zihninde kapladığı yeri özler. Peki neden bazı insanlar unutamıyor? Çünkü bazı ilişkiler yalnızca aşk değildir. Psikolojik tutunma alanına dönüşür. Birinin seni düşünmesi, seni zihninde taşıması, seni merak etmesi… bazı insanlar için çocuklukta eksik kalan duygusal tutulmanın yerine geçer. Bu yüzden ayrılık bazen sadece ayrılık gibi hissedilmez. Zihinsel olarak düşmek gibi hissedilir. Ve insanın canını en çok bazen şu acıtır; bir zamanlar birinin dünyasında çok büyük bir yer kapladığını hissederken sonra zihninde sessizce küçülmeye başladığını düşünmek. Belki de insanın en eski arzularından biri şudur; birinin zihninde yaşamaya devam etmek. Çünkü insan yalnızca görülmek istemez. Hatırlanmak ister, merak edilmek ister, eksikliği hissedilsin ister. Ve belki aşkın en derin taraflarından biri de budur; birinin iç dünyasında kendine ait bir oda bulmak. Öyle bir oda ki… sen konuşmasan bile orada olasın. Gitmiş olsan bile hissedilesin. Sessiz olsan bile unutulmayasın. Çünkü bazen insanın kalbi tam olarak şunu ister; ‘ben senin zihninde hala var olayım…’
18.05.2026
Bir olayın tamamını bazen yalnızca bir ses, bir bakış, bir eşya taşır. Travma yaşayan insanların anlattığı şeyler çoğu zaman şaşırtıcıdır. Çünkü bazen insan yaşadığı koskoca bir hayat olayını ayrıntılarıyla değil, tek bir görüntüyle hatırlar. Bir yırtık pantolon. Bir kapı sesi. Yerde duran bir ayakkabı. Bir hastane kokusu. Bir fren sesi. Bir bakış. Bir gömlek. Bir koridor… Ve insan bazen yıllar boyunca bütün travmasını o tek imgenin içinde taşır. Peter A. Levine, Kaplanı Uyandırmak kitabında bunu travmanın karakteristik özelliklerinden biri olarak anlatır; “bir olayın tamamının tek bir imge içine sıkıştırılması travmaya dair karakteristik bir özelliktir.” Bu cümle ilk bakışta basit görünebilir. Ama aslında travmanın nasıl çalıştığını anlatan en güçlü cümlelerden biridir. Çünkü travma yaşayan zihin, bazen yaşadığı olayın tamamını işleyemez. Ve organizma o devasa deneyimi, tek bir görüntünün içine mühürler. Travma zamanı normal şekilde kaydetmez. Normal bir anı düşündüğümüzde zihnimiz olayları bir hikaye gibi kaydeder. Başlangıcı vardır, ortası vardır ve sonu vardır. Ama travma böyle çalışmaz. Çünkü travma sırasında beynin düşünme, anlamlandırma ve organize etme sistemi bozulur. Peter Levine’ın anlattığı gibi organizma o sırada hayatta kalmaya odaklanır. Yani sinir sistemi şunu sorar; bundan nasıl kurtulacağım’ Bu yüzden beyin ayrıntılı bir anlatı oluşturamaz. Sadece parçalar kaydeder. Bir yüz ifadesi, bir ses, bir koku ya da bir beden hissi… Ve bazen bütün travma tek bir imgenin içine sıkışır. Beden neden tek bir görüntüyü yıllarca taşır? Bessel van der Kolk bunu açıklarken travmatik hafızanın normal hafızadan farklı çalıştığını söyler. Çünkü travmatik anılar çoğu zaman sözel olarak değil, duyusal olarak depolanır. Yani insan travmayı hatırlamaz. Onu yeniden yaşar. Bu yüzden bazı insanlar yıllar sonra bile; aynı kokuda irkilir, benzer bir görüntüde donar, aynı tonu duyunca panikler, belirli bir eşya karşısında sebepsizce huzursuz olur. Çünkü organizma için o imge yalnızca bir nesne değildir. Bütün travmanın kapısıdır. Lacan: İmge bazen gerçekliğin yerini alır Jacques Lacan insan zihninin imgelerle kurulduğunu söyler. Lacan’a göre insan yalnızca yaşadığı şeyi değil, o yaşantının zihninde bıraktığı temsili taşır. İşte travmada da tam olarak bu olur. Gerçek olay çok büyük, çok yoğun ve çok parçalayacı olduğu için; zihin onun tamamını taşıyamaz. Ve olay bazen tek bir imgeye sabitlenir. O yüzden bazı insanlar aslında yaşadıkları olayı değil, o olayın içindeki belirli bir anı tekrar tekrar yaşarlar. Bir çocuğun yüzü, yerdeki kan, açık kalan kapı ve yırtılmış bir kıyafet… Çünkü travma bazen zamanın akışını durdurur. Ve insanın ruhu tek bir görüntünün içinde donup kalır. Freud: Travma zihnin sindiremediği şeydir Sigmund Freud travmayı zihnin işleyemediği bir taşkınlık hali olarak anlatır. Çünkü bazı deneyimler insanın ruhsal kapasitesini aşar. Ve zihin o sırada her şeyi bütünlüklü şekilde anlamlandıramaz. Bu yüzden travmatik anılar çoğu zaman parçalıdır. İnsan bazen olayın tamamını hatırlamaz. Ama tek bir ayrıntıyı unutamaz. Çünkü organizma o sırada hayatta kalmaya çalışırken, sadece belirli parçaları kaydetmiştir. Freud’un tekrar zorlantısı dediği şey de burada ortaya çıkar. İnsan aynı imgeye tekrar tekrar döner. Çünkü zihin tamamlayamadığı şeyi çözmeye çalışır. Bir imge neden bu kadar güçlü olur? Çünkü o imgenin içinde yalnızca görüntü yoktur. Duygu da vardır. Beden hissi de vardır. Korku da vardır. Utanç da vardır. Çaresizlik de vardır… Ve organizma bunların hepsini tek bir noktaya bağlar. İşte bu yüzden bazı insanlar için; bir hastane koridoru, bir çocuk ayakkabısı, kırılmış bir tabak, bir parfüm kokusu normal bir nesne değildir. Bütün sinir sistemini harekete geçiren bir travma düğmesidir. Melanie Klein: İyi ve kötü nesnenin bölünmesi Melanie Klein travmatik deneyimlerde zihnin dünyayı iyi ve kötü olarak bölmeye başladığını söyler. Çünkü yoğun korku sırasında organizma karmaşıklığı taşıyamaz. Bu yüzden bazı imgeler tamamen tehdit haline gelir. İnsan artık yalnızca olaydan değil, o olayı temsil eden şeylerden de korkmaya başlar. Ve bazen travma sonrası hayat daralır. Çünkü organizma her yerde o imgeyi görmeye başlar. Bir bakışta, bir tonda ya da bir davranışta… Çünkü travmatize olmuş zihin sürekli tehdit arar. Winnicott: Travmanın en ağır tarafı “tutulamamak”tır Donald Winnicott insan ruhunun gelişebilmesi için tutulma deneyimine ihtiyaç duyduğunu söyler. Yani insanın korktuğunda dağılmadan kalabilmesi için, birinin onun duygusunu taşıması gerekir. Travmatik anlarda ise kişi çoğu zaman bunu yaşayamaz. Korku taşar. Duygu taşar. Organizma yalnız kalır. Ve zihin yaşadığı şeyi organize edemediğinde, travma tek bir imgeye sıkışabilir. Çünkü olayın tamamı taşınamayacak kadar büyüktür. Bion: Düşünülemeyen şey imgeye dönüşür Wilfred Bion insan zihninin bazı duyguları düşünceye çeviremediğini söyler. Özellikle yoğun korku ve çaresizlik sırasında, duygu zihinde işlenemez. Ve ham haliyle kalır. İşte travmatik imgeler biraz da böyledir. Onlar düşünülmüş deneyimler değildir. Hissedilmiş ama işlenememiş deneyimlerdir. Bu yüzden insan bazen tek bir görüntü karşısında neden bu kadar sarsıldığını anlayamaz. Çünkü organizma o imgeyi yalnızca görmez. Onu bedensel olarak yeniden yaşar. Aletha Solter: Bastırılan duygu bedende yaşamaya devam eder Aletha Solter çocukluk travmalarının bastırılmış duygular aracılığıyla bedende yaşamaya devam ettiğini söyler. Özellikle ağlanamamış korkular, İfade edilememiş çaresizlikler bedende sıkışır. Ve yıllar sonra bile küçük bir imge bu duyguları yeniden aktive edebilir. Çünkü organizma aslında hala o yarım kalan duygusal boşalımı tamamlamaya çalışıyordur. Travma neden bazen yıllarca çözülmez? Çünkü insanlar çoğu zaman imgeyi silmeye çalışır. Ama mesele imge değildir. İmgenin taşıdığı çözülememiş deneyimdir. Birçok insan şöyle düşünür; ‘neden hala bunu unutamadım?’ Çünkü organizma unutmaya değil, tamamlamaya çalışıyordur. Peter Levine’ın anlattığı gibi bedenin yarım kalan savunması tamamlanmadığında, sinir sistemi aynı döngüyü sürdürür. Ve organizma geçmişteki tehdidi hala aktif kabul eder. İyileşme nedir? İyileşmek o imgeyi silmek değildir. O imgeye artık parçalanmadan bakabilmektir. Bir zamanlar organizmayı çökertecek kadar ağır gelen şeyin, artık taşınabilir hale gelmesi. Çünkü travmanın çözülmesi çoğu zaman unutmakla değil, bedenin artık o ana sıkışıp kalmamasıyla olur. Ve insan bazen ilk kez şunu hisseder; ‘bu oldu ama artık şu an olmuyor.’ İşte iyileşme biraz budur. Geçmişin bedenden yavaş yavaş şimdiki zamandan ayrılması. Yani demem o ki; travma bazen koskoca bir hayat deneyimini, tek bir görüntünün içine sıkıştırır. Çünkü organizma her şeyi taşıyamaz. Ve bazen bir insan yıllarca; bir sesin, bir kokunun, bir eşyanın, bir bakışın içinde yaşar. Ama o imge aslında yalnızca bir görüntü değildir. Taşınamamış korkunun, yarım kalmış savunmanın ve çözülememiş çaresizliğin sembolüdür. Ve insan iyileştikçe, o imge kaybolmaz belki… Ama artık yalnızca bir imge olur. Bütün bir hayat değil…
17.05.2026
Travmanın biyolojisi, donma tepkisi, öfke ve bedenin yarım kalan savunması… Travma yaşayan birçok insan yıllarca kendine aynı soruyu sorar; ‘Neden kaçmadım?, neden bağırmadım?, neden kendimi savunamadım?, neden hiçbir şey yapamadım?, neden donup kaldım?’ Ve çoğu zaman bu sorular yalnızca bir meraktan doğmaz. Utançtan doğar. İnsan travmadan sonra yalnızca yaşadığı şeyi taşımaz. Aynı zamanda kendine karşı geliştirdiği acımasızlığı da taşır. Sanki yeterince güçlü olsaydı farklı davranabilecekmiş gibi…Sanki daha cesur olsaydı kendini koruyabilecekmiş gibi… Sanki o anda doğru tepkiyi veremediği için eksikmiş gibi… Ama travmanın en trajik taraflarından biri tam da budur: ; insan, bedeninin hayatta kalmak için yaptığı şeyi yıllarca kişisel bir başarısızlık gibi taşır. Oysa Peter A. Levine’ın söylediği gibi; travma olay değildir. Travma, organizmanın tamamlayamadığı savunmadır. Yani mesele yalnızca ne yaşandığı değildir. Bedenin o anda ne yapmak isteyip yapamadığıdır. Kaçmak isteyip kaçamamak… Bağırmak isteyip ses çıkaramamak… Savaşmak isteyip donup kalmak…Ve belki de en ağırı; bedenin seni hayatta tutmaya çalışırken, senin yıllarca kendinden utanman. Bedenin dili zihinden daha eskidir İnsan kendini çoğu zaman zihniyle tanımlar. Mantığıyla, kararlarıyla, kontrolüyle ama travma anında insanı yöneten şey düşünce değildir. Bedenin milyonlarca yıllık hayatta kalma sistemi devreye girer. Sinir sistemi tehdidi algıladığı anda organizma değişir. Kalp hızlanır, kaslar gerilir, nefes değişir, dikkat keskinleşir. Çünkü organizmanın tek amacı vardır; hayatta kalmak. Ve Peter Levine’ın anlattığı gibi organizma tehdit karşısında üç temel savunmaya yönelir; savaş, kaçış, donma. İnsanlar çoğu zaman ilk ikisini bilir. Ama üçüncüsü en yanlış anlaşılanıdır. Çünkü donmak dışarıdan bakıldığında pasif görünür. Oysa içeride olan şey pasiflik değildir. Aşırı yüklenmedir. Sinir sistemi aynı anda; kaçmak ister, savaşmak ister, hayatta kalmak ister ama organizma hiçbir çıkış göremediğinde başka bir moda geçer; hareketsizlik. Ve travmanın biyolojik tarafı tam da burada başlar. Donmak bazen bedenin son savunmasıdır Birçok insan travma sonrası kendine kızar. ‘Niye karşı koymadım?, niye sustum?, niye öylece kaldım?’ Çünkü donma tepkisini bilinçli bir seçim zannederler. Oysa organizma bazen hareket etmenin daha büyük tehlike yaratacağını hisseder. Ve beden kapanır. Peter Levine’ın verdiği hayvan örnekleri burada çok çarpıcıdır. Bir hayvan avcı tarafından yakalandığında bazen tamamen hareketsiz kalır. Ölü gibi görünür. Ama aslında içeride inanılmaz bir enerji vardır. Kaçma dürtüsü, korku, savaşma enerjisi… Sadece organizma bunun dışarı çıkmasının mümkün olmadığını hisseder. İnsanlarda da travma çoğu zaman tam burada oluşur. Çünkü beden başlayan savunma hareketini tamamlayamaz. Ve tamamlanamayan her savunma organizmanın içinde yaşamaya devam eder. İşte yıllar sonra gelen; sebepsiz öfke, aşırı irkilme, sürekli tetikte olma hali, panik, hissizlik ve ani patlamalar çoğu zaman buradan doğar. Çünkü beden savaşı bitirememiştir. “Suçu neokortekse atın” ne demek? Levine’ın en çarpıcı cümlelerinden biri şudur; “Suçu neokortekse atın.” Çünkü hayvanlar travmayı insanlar kadar kronik yaşamaz. Tehlike geçince bedenlerindeki enerjiyi boşaltırlar. Titreyerek, koşarak, sarsılarak… Sonra normale dönerler. Ama insan bunu yapamaz. Çünkü neo-korteks devreye girer. Yani düşünen, analiz eden, kontrol eden zihin. Beden ağlamak ister, zihin saçmalama der. Beden titremek ister, zihin kendini toparla der. Beden korktuğunu göstermek ister, zihin güçlü ol der. Ve organizmanın doğal savunma döngüsü yarım kalır. İnsan tam da bu yüzden bazen olayın kendisinden değil, kendi bedenini bastırmak zorunda kaldığı için travmatize olur. Travmanın içinde yalnızca korku yoktur Travma yaşayan insanlar çoğu zaman korktuklarını düşünürler. Ama travmanın içinde yalnızca korku yoktur. Öfke de vardır. Hem de çok yoğun bir öfke. Çünkü organizma aslında savaşmak istemiştir. Kendini korumak istemiştir. Karşı koymak istemiştir. Hayatta kalmak istemiştir. Ama bunu yapamamıştır. İşte o yarım kalan savaş enerjisi bazen yıllarca bedenin içinde dolaşır. Ve kişi çoğu zaman bunu karakteri zanneder. ‘Ben çok sinirliyim. Ben agresif biriyim. Ben tahammülsüzüm.’ gibi. Oysa bazen mesele kişilik değildir. Bedenin hala alarmda olmasıdır. Çaresizlik neden insanı saldırganlaştırabilir? Travmanın merkezinde çoğu zaman korkudan daha ağır bir duygu vardır; çaresizlik. Çünkü korku hareket yaratır. Ama çaresizlik organizmayı kilitler. İnsan bir şey yapmak ister ama yapamaz. Kendini korumak ister ama koruyamaz. Ve bu durum insan ruhunda çok derin bir kırılma yaratır. Jacques Lacan’ın söylediği gibi insan kendini belirli bir bütünlük hissi içinde kurar. ‘Ben güçlüyüm. Ben kontrol ederim. Ben dayanıklıyım.’ Ama travma anında insan ilk kez kendi sınırlılığıyla karşılaşır. Ve bazen travmatik olan yalnızca olay değildir. Kendi güçsüzlüğünü görmek de travmatiktir. İşte bu yüzden bazı insanlar travmadan sonra yoğun öfke yaşamaya başlar. Çünkü öfke bazen çaresizliğe karşı geliştirilen ikinci savunmadır. Korku kırılgan hissettirir. Öfke ise güçlü hissettirir. Ve organizma bazen çökmemek için öfkeye tutunur. Beden kayıt tutar Bessel van der Kolk’un söylediği gibi; “Beden kayıt tutar.” Travmatik olay bitmiş olabilir. Ama beden için her şey bitmez. Çünkü sinir sistemi tehdidin tamamen sona erdiğine ikna olmamıştır. Bu yüzden kişi yıllar sonra bile; irkilir, donar, nefesi sıkışır, sürekli tetikte yaşar ve en küçük şeyde alarm verir. Ve çoğu zaman bunun nedenini anlayamaz. Çünkü travma yalnızca zihinsel bir anı değildir. Bedensel bir hafızadır. İnsan bazen artık gerçek bir tehlike olmadığı halde bedeninde sürekli savaş taşır. İşte bu yüzden bazı travmatize insanlar çok çabuk öfkelenir. Çünkü organizma dünyayı hala güvenli hissetmiyordur. Bazı insanlar neden şiddete yönelir? Bu çok zor ama çok önemli bir konudur. Travma yaşayan herkes şiddet göstermez. Ama yoğun travma yaşayan bazı insanların bedenleri sürekli savaş modunda kalabilir. Ve organizma uzun süre çözülmeyen alarm içinde yaşadığında, saldırganlık bazen hayatta kalma stratejisine dönüşebilir. Çünkü beden şunu öğrenmiştir; ‘ya saldırırsın ya zarar görürsün.’ İşte travmanın biyolojik tarafı burada çok önemlidir. Bazı davranışların altında kötülükten çok düzenlenemeyen bir sinir sistemi olabilir. Bu, davranışı haklı çıkarmaz ama anlamayı mümkün kılar. Çünkü travmatize olmuş beden bazen dünyayı sürekli tehdit gibi algılar. Ve tehdit algılayan organizma uzun süre sakin kalamaz. Freud: Bastırılan şey geri döner Sigmund Freud bastırılan duyguların kaybolmadığını söyler. Sadece biçim değiştirerek geri dönerler. Travma anında yaşanamayan korku, ifade edilemeyen öfke, tamamlanamayan savunma… Bedenin içinde tutulmaya devam eder. Ve bazen yıllar sonra kişi nedenini bile anlamadan aşırı tepkiler verebilir. Çünkü organizma aslında bugüne değil, geçmişte tamamlanamayan bir ana cevap veriyordur. Bion: Taşınamayan duygu bedene çöker Wilfred Bion insan zihninin bazı duyguları işleyemediğinde onları ham halde bedenin içine bırakabileceğini söyler. Travma anında korku düşünceye dönüşemez. Panik organize olamaz. Ve organizma yalnızca yoğun bir gerilim hisseder. İşte o zaman beden devreye girer. Titreme, uyuşma, öfke patlamaları ve boşluk hissi… Çünkü beden bazen zihnin taşıyamadığı şeyi taşımaya başlar. Travmatize olmuş beden ilişkileri de farklı yaşar Travma yalnızca bedeni etkilemez. İlişkileri de etkiler. Çünkü organizma artık yakınlığı bile riskli hissetmeye başlayabilir. Bazı insanlar bu yüzden; aşırı bağlanır, terk edilmekten korkar, kontrolcü olur ve boğucu hale gelir. Bazıları ise tam tersine; kimseye yaklaşamaz, hissizleşir, bağ kuramaz ve uzaklaşır. Çünkü beden bir kez yoğun çaresizlik yaşadığında artık yakınlığı tamamen güvenli hissedemez. Ve organizma sürekli şunu sorar; ‘ya tekrar olursa?’ Winnicott: İnsan tutulamadığında dağılır Donald Winnicott ‘holding’ yani tutulma kavramından bahseder. Bir insanın ruhsal olarak parçalanmaması için güvenli bir psikolojik alan gerekir. Travma bu alanı bozar. Ve kişi içsel olarak düşüyormuş gibi hissetmeye başlar. Bu yüzden travma yaşayan insanlar bazen sürekli güçlü görünmeye çalışırlar. Çünkü dağılmaktan korkarlar. Ama beden gerçeği bilir. Ve organizma sürekli alarm halinde yaşamaktan yorulur. İyileşme neden sadece konuşmak değildir? Travma yalnızca zihinsel olmadığı için, iyileşme de yalnızca konuşmak değildir. Önce bedenin artık tehlikenin geçtiğini hissedebilmesi gerekir. İlk kez rahat nefes alabilmek, ilk kez kasılmadan durabilmek, ilk kez gerçekten ağlayabilmek, ilk kez bedeni tekrar hissedebilmek… Çünkü organizma ancak güven hissettiğinde donmayı bırakır. Ve iyileşme bazen ilk kez şunu hissedebilmektir; ‘artık savaşmak zorunda değilim.’ Yani demem o ki; travma yaşayan birçok insan kendine yıllarca aynı yerden bakar, ‘ben neden böyleyim?’ Oysa belki soru hiçbir zaman bu değildi. Belki gerçek soru şuydu; ‘bedenim hayatta kalmak için ne yapmak zorunda kaldı?’ Çünkü donmak bazen zayıflık değildir. Hayatta kalmanın son biçimidir. Öfke bazen kötülük değildir. Yarım kalan savunmadır. Ve insanın yıllarca taşıdığı birçok belirti aslında zamanında onu korumaya çalışan bedeninin izidir. Bu yüzden travma yalnızca psikolojik değildir. Bedenseldir. Biyolojiktir. İlişkiseldir. Ve çok derin biçimde insandır…
13.05.2026
Travma anında beden, zihin ve sevgi neden birbirine karışır? Travma anları dışarıdan bakıldığında birkaç saniye sürüyor gibi görünür. Bir ses, bir fren, bir çarpma ihtimali… Ama insanın içinde olan şey, zamanın normal akışından çok farklıdır. Çünkü travma anında sadece bir olay yaşanmaz. Aynı anda beden alarm verir, zihin parçalanır, duygu sistemi taşar ve insan gerçeklikle bağını kaybetmeye başlar. Beden bir yandan koşmak, tutmak, kurtarmak, yetişmek ister; zihin bir yandan ‘bu gerçek olamaz’ diye direnir; ruh ise sevdiği şeyin yok olma ihtimalini taşıyamadığı için başka bir yere çekilir. Ve bazen bütün bunların ortasında tek bir düşünce belirir; ‘onu yaşatmak zorundayım’ Bu düşünce ilk bakışta sevgi gibi görünür. Ama aslında içinde korku, çaresizlik, suçluluk, kontrol ihtiyacı ve kaybetmeye karşı ilkel bir direnç vardır. Çünkü insan, sevdiği birini kaybetme ihtimaliyle karşılaştığında, yalnızca onu değil, kendi varlığını da kaybediyormuş gibi hisseder. Peter A. Levine’in Kaplanı Uyandırmak kitabında aktarılan danışan deneyiminde geçen şu cümle, travmanın hem bedensel hem ruhsal tarafını çok çarpıcı biçimde gösterir; “sanki benim yaşam gücüm onun hareketsiz bedenine hayat verebilecekmiş gibi, üstüne çökmüştüm ve kalbimi onun kalbine bastırıyordum.” Bu cümle yalnızca bir annenin ya da babanın paniğini anlatmaz. Bu cümle, sevginin travma karşısında nasıl ilkel bir yaşatma çabasına dönüştüğünü anlatır. Çünkü o an insan şunu düşünmez; ‘ben şimdi ne yapmalıyım?’ Daha derinden, daha bilinçdışı bir yerden şunu hisseder; eğer ben onu tutarsam, gitmez, eğer kalbimi onun kalbine bastırırsam, hayat ona geri döner, eğer yeterince istersem, ölüm durur’ İşte travma tam da burada başlar. Gerçeklik ile arzu birbirine karıştığında; beden ile sevgi aynı şeye dönüşmeye başladığında, insan kendi sınırlarını kaybedip, sevdiği kişinin hayatına tutunmaya çalıştığında… Travma anında beden neden böyle davranır? Peter A. Levine, travmayı yalnızca psikolojik bir olay olarak değil; aynı zamanda fizyolojik bir durum olarak ele alır. Ona göre travma, olayın kendisi değil, bedenin tamamlayamadığı savunma tepkisidir. Yani kişi o anda kaçmak ister ama kaçamaz. Kurtarmak ister ama yetişemez. Kontrol etmek ister ama edemez. Bağırmak ister ama sesi çıkmaz. Bir şey yapmak ister ama olan şey zaten olmuştur. Beden bütün gücüyle harekete geçer. Kalp hızlanır, nefes bozulur, kaslar kasılır, gözler büyür, zaman yavaşlar ve dünya daralır. O anda insan artık olayın bütününü algılamaz; sadece tehdide kilitlenir. Bir ses, bir görüntü, bir beden, bir kan lekesi, bir nefes arayışı… Her şey tek bir merkeze toplanır. Ama sinir sistemi sonsuza kadar alarmda kalamaz. Bir noktada başka bir şey olur; uyuşma… Beden kapanmaya başlar. Duygu donmaya başlar. Zihin sahneden çekilmeye başlar. Bu yüzden travma yaşayan insanlar çoğu zaman şöyle der; “bir anda hiçbir şey hissetmedim. Sanki orada değildim. Sanki bedenim benden ayrıldı. Her şey gerçek dışı gibiydi.” Bu bir zayıflık değildir. Bu, bedenin son çare olarak kendini koruma biçimidir. Çünkü bazı anlar insanın taşıyabileceğinden fazladır. Beden bunu bilir. Ve insanı tamamen dağılmaktan korumak için bazen hissetmeyi keser. Sevginin ilkel hali: “Ben yaşatayım” Birini kurtarmaya çalışmak yalnızca mantıklı bir tepki değildir. Aynı zamanda çok ilkel bir bağlanma refleksidir. Donald Winnicott, bebeğin ilk ilişkisinin bir tutulma ve yaşatılma deneyimi olduğunu söyler. Bebek dünyaya geldiğinde kendi kendine sakinleşemez. Kendi bedenini, kendi duygusunu, kendi korkusunu tek başına taşıyamaz. Birinin onu tutmasına, düzenlemesine, sakinleştirmesine ihtiyaç duyar. Yani insan yaşamının en başında şunu öğrenir; ‘bir beni tutarsa, dağılmam. Biri beni yaşatırsa, var olurum.’ Travma anında insan bazen bu en ilkel yere geri döner. Sevdiği kişiyi yalnızca korumak istemez. Onu kendi bedeniyle yaşatmaya çalışır. Bu yüzden kişinin üzerine kapanması, kalbini onun kalbine bastırması, nefes almasını istemesi, kendi yaşam gücünü ona aktarıyor gibi hissetmesi yalnızca panik değildir. Bu, bağlanmanın en eski dilidir. O anda ‘ben’ ve ‘o’ arasındaki sınır silikleşir. Sanki iki ayrı beden yoktur. Sanki birinin hayatı diğerinin hayatıyla devam edebilir. Sanki biri yeterince isterse, diğeri geri dönebilir. Bu, gerçeklik düzeyinde mümkün değildir. Ama travma anında ruh gerçeklikle değil, kaybın imkansızlığıyla hareket eder. Çünkü bazı kayıplar insan zihni için o kadar ağırdır ki, zihin önce onu kabul etmeyi değil, onu durdurmayı dener. Freud: Gerçek bazen bir anda taşınamaz Sigmund Freud, insan zihninin dayanamayacağı gerçeklikler karşısında savunma mekanizmaları geliştirdiğini söyler. Travma anında bu savunmalar çok hızlı ve çok ilkel biçimde devreye girer. İnsan inkar eder, donar. Gerçek değilmiş gibi hisseder. Otomatik hareket eder. Aynı cümleyi tekrar eder. Olanı olmamış gibi düzenlemeye çalışır. Danışanların anlattığı yerde bu çok açık hissedilir. Mesela; kanları temizlemeye çalışmak, yırtık kıyafetleri düzeltmek, bedeni toparlamaya çalışmak… Bunlar yalnızca yardım davranışları değildir. Bunlar aynı zamanda zihnin gerçekliği onarma çabasıdır. Sanki kan temizlenirse olay da temizlenecek. Sanki kıyafet düzelirse beden de düzelecek. Sanki görüntü eski haline getirilirse, gerçek de eski haline dönecek. İşte travmanın en çarpıcı yanı budur; insan bazen olayı değil, olayın bıraktığı görüntüyü düzeltmeye çalışır. Çünkü zihin o görüntüyü taşıyamaz. Freud’un bakışıyla bu, zihnin katlanılamaz olan karşısında kendini koruma çabasıdır. Gerçek çok çıplaktır. Çok serttir, çok ani gelir. Ve insan zihni bazen o gerçeği olduğu gibi almak yerine, onu eğip bükerek, geciktirerek, bölerek taşımaya çalışır. Bu yüzden travma anında kişi hem bilir hem bilmez. Bir şey olduğunu bilir. Ama bunun gerçekten olduğunu kabul edemez. Lacan: Ötekinin kaybı özneyi neden sarsar? Jacques Lacan’a göre insan kendini büyük ölçüde ‘öteki’ üzerinden kurar. Sevdiğimiz insanlar yalnızca hayatımızdaki kişiler değildir. Onlar aynı zamanda kendimizi hissettiğimiz aynalardır. Bir çocuk annesinin bakışında kendini bulur. Bir aşık sevdiğinin bakışında kendi değerini hisseder. Bir ebeveyn çocuğunun varlığında kendi devamlılığını görür. Bu yüzden sevdiğimiz biri tehdit altındayken, yalnızca onu kaybetmekten korkmayız. Kendi içimizde kurduğumuz düzen de sarsılır. İnsanın içinden şu ilkel korku geçer; ‘eğer o giderse, ben ne olacağım?’ Bu cümle çoğu zaman bilinçli olarak kurulmaz. Ama beden onu bilir. Ruh onu hisseder. Çünkü ‘öteki’ bazen yalnızca öteki değildir. Bazen bizim kim olduğumuzu da tutan kişidir. İşte bu yüzden travma anında sevdiğimiz kişinin bedenine kapanmak, onu tutmak, kalbimizi onun kalbine bastırmak yalnızca fiziksel bir yardım çabası değildir. Aynı zamanda şudur; ‘ben seni tutarsam, kendimi de tutmuş olacağım.’ Lacan’ın diliyle söyleyecek olursak, ötekinin kaybı öznenin sınırlarını da sarsar. İnsan yalnızca sevdiğini kaybetmez; o sevginin içinde kendini kurduğu yeri de kaybetme tehdidiyle karşılaşır. Ve travma bazen bu yüzden bu kadar yıkıcıdır. Olay geçer ama insanın içindeki yer değişir. Melanie Klein: İyi nesneyi kaybetme korkusu Melanie Klein, insanın en derin korkularından birinin sevilen ‘iyi nesneyi’ kaybetmek olduğunu söyler. Buradaki ‘nesne’ kelimesi soğuk gelebilir ama psikanalitik anlamda çok canlıdır. Nesne, sevdiğimiz kişi, bağlandığımız varlık, güven duyduğumuz içsel figürdür. Çocuk için anne bir ‘iyi nesnedir. Koruyan, besleyen, sakinleştiren, var eden kişidir. Ama sadece çocuklukta değil; yetişkinlikte de sevdiğimiz insanlar iç dünyamızda böyle yerler tutar. Bir çocuk, bir eş, bir anne, bir baba, bir sevgili… Zamanla yalnızca dışarıdaki kişiler olmaktan çıkarlar. İçimizde güven, sıcaklık, devamlılık ve anlam taşıyan figürlere dönüşürler. Bu yüzden onları kaybetme ihtimali sadece üzüntü yaratmaz. İçsel bir yıkım korkusu yaratır. Travma anındaki çırpınma biraz da buradan gelir. Kişi yalnızca sevdiği bedeni yaşatmaya çalışmaz. İçindeki iyi nesnenin parçalanmasını da engellemeye çalışır. Çünkü bazı bağlar kaybedildiğinde, insanın iç dünyasında da bir şey çöker. Ve belki de danışanın cümlesindeki yoğunluk tam buradan gelir; ‘sanki benim yaşam gücüm onun hareketsiz bedenine hayat verebilecekmiş gibi…’ Burada bir kurtarma çabası vardır. Ama aynı zamanda bir iç dünyayı kurtarma çabası da vardır. Çünkü insan bazen sevdiği kişiye tutunurken, kendi içindeki güven duygusuna tutunur. Bion: Taşınamayan duygu bedene düşer Wilfred Bion, bazı duyguların düşünceye dönüşebilmesi için önce taşınmaya ihtiyaç duyduğunu söyler. Bebek, ham duygularını anneye bırakır. Anne onları alır, işler, sakinleştirir ve bebeğe daha taşınabilir bir halde geri verir. Bu, insan ruhunun temel ihtiyaçlarından biridir; duygunun kapsanması. Ama travma anında duygu o kadar büyüktür ki, onu kapsayacak bir zihin kalmaz. Korku düşünceye dönüşemez. Panik anlamlandırılamaz. Çaresizlik kelime bulamaz. Ve o zaman beden devreye girer. Titreme, uyuşma, boşluk, çökme, nefesin kesilmesi… Bunlar yalnızca fiziksel tepkiler değildir. Bunlar, zihnin taşıyamadığı duygunun bedende aldığı biçimlerdir. Danışanın “artık hiçbir şey hissedemiyordum” dediği yer, Bion’un anlattığı taşınamayan duygunun çökme noktasına benzer. Duygu o kadar büyüktür ki, artık hissedilemez hale gelir. Çünkü hissetmek de bir kapasite ister. Ve bazen travma, bu kapasitenin üzerine çıkar. İşte o zaman insan uyuşur. Bu uyuşma boşluk değildir. Aslında çok fazla şeyin taşınamamasıdır. Bessel van der Kolk: Beden gerçekten kayıt tutar Bessel van der Kolk’un en bilinen vurgusu şudur; beden kayıt tutar. Travmatik bir olay zihinde unutulmuş gibi görünebilir. Ama beden onu başka bir yerde saklar. Bir ses duyunca kalbin hızlanır, bir fren sesiyle nefesin kesilir, bir görüntüyle bacakların ağırlaşır, bir kokuyla geçmiş bir anda geri gelir. Çünkü beden zamanı zihin gibi yaşamaz. Zihin geçti diyebilir. Ama beden hala tehlike var diyebilir. Bu yüzden travma sonrası kişi bazen kendini anlamakta zorlanır; ‘her şey bitti ama neden hala böyle hissediyorum? Artık güvendeyim ama neden bedenim sakinleşmiyor? Yıllar geçti ama neden bir ses beni hala o ana götürüyor?’ Çünkü travma bedene yazıldığında, yalnızca hatırlanan bir şey olmaz. Yaşanan bir şey olmaya devam eder. Ve iyileşme, sadece “ unutmak değil, bedene yeniden güvenliğin mümkün olduğunu öğretmektir. Aletha Solter: Ağlanamayan şey içeride kalır Aletha Solter, çocukların ve yetişkinlerin ağlama yoluyla duygusal boşalım yaşadığını vurgular. Ağlamak yalnızca üzülmek değildir. Ağlamak bazen sinir sisteminin yükünü boşaltma biçimidir. Ama travma anında insan çoğu zaman ağlayamaz. Çünkü sistem önce hayatta kalmaya odaklanır. Önce koşar, önce tutar, önce temizler, önce bağırır ve önce kontrol etmeye çalışır. Duygu sonra gelir. Bazen saatler sonra. Bazen günler sonra. Bazen yıllar sonra… Bu yüzden travma sonrası birçok insan ‘o an hiç ağlamadım’ der. Çünkü o anda ağlamak için bile güven gerekir. Ağlamak, bedenin artık tehlike geçti diyebilmesidir. Ama tehlike bedenin içinde devam ediyorsa, gözyaşı da içeride kalır. Ve ağlanamayan şey kaybolmaz. Bedende sıkışır, boğazda düğümlenir, göğüste ağırlık olur, midede taş gibi durur ve uykuda geri döner. Solter’ın işaret ettiği yer tam da burasıdır; duygu boşalamadığında, beden onu taşımaya devam eder. Travmanın en ağır tarafı: Çaresizlik Travmanın merkezinde çoğu zaman korkudan bile ağır bir duygu vardır; çaresizlik. Çünkü korku bazen hareket ettirir. Ama çaresizlik insanı durdurur. Bir şeyi değiştirmek istersin ama değiştiremezsin. Korumak istersin ama yetişemezsin. Yaşatmak istersin ama hayat senin kontrolünde değildir. İşte insan için en zor kabul budur. Bu yüzden travmadan sonra kişi çoğu zaman kendini suçlar; “daha hızlı olsaydım. Daha dikkatli olsaydım. Bir şey fark etseydim. Onu koruyabilirdim…” gibi. Oysa suçluluk bazen gerçeğin yerine geçen bir duygudur. Çünkü suçluluk şunu söyler; ‘benim kontrolüm vardı, ben yapamadım.’ Bu acıdır ama bir anlamda taşınabilirdir. Çaresizlik ise şunu söyler; ‘kontrolüm yoktu.’ İşte bu çok daha ağırdır. Bu yüzden insan bazen çaresizliği kabul etmek yerine kendini suçlamayı seçer. Çünkü suçluluk, çaresizlikten daha yönetilebilir görünür. Ama iyileşme tam da burada başlar. İnsan bir gün şunu söyleyebildiğinde; ‘bu benim gücümün dışında oldu.Ben elimden geleni yaptım. Ben onu sevdim ama hayatı tek başıma tutamazdım.’ O zaman travmanın içindeki düğüm yavaşça çözülmeye başlar. İyileşme nedir? İyileşmek unutmak değildir. İyileşmek, o anı yok saymak değildir. Hiç olmamış gibi davranmak hiç değildir. İyileşmek bazen o anı ilk kez gerçekten hissedebilmektir. Korkuyu, çaresizliği, kaybetme ihtimalini, bedenin o anda neden kapandığını, zihnin neden gerçekliği reddettiğini… Ve sonra yavaş yavaş kendine şunu söyleyebilmektir; ‘ben o anda insan kaldım.’ Çünkü travma sonrası insan çoğu zaman kendine kızar. “Neden böyle yaptım? Neden donup kaldım? Neden mantıklı davranamadım? Neden onu yaşatacakmışım gibi davrandım?” Ama travma anında insan, günlük bilinçle hareket etmez. O anda bedenin en eski sistemleri devrededir. Bağlanma, korku, kayıp ve hayatta kalma aynı anda çalışır. Bu yüzden iyileşme, kendini yargılamayı bırakmakla başlar. O anki haline dışarıdan değil, içeriden bakabilmekle… Şunu anlayabilmekle; ‘sen o anda saçmalamadın. Sen o anda zayıf değildin. Sen o anda bozulmadın. Sen o anda çok büyük bir şeyi taşımaya çalıştın.’ gibi… Ve belki de en gerçek şey şu; Travma anında insanın yaptığı birçok şey mantıklı görünmez. Ama travma mantıkla işlemez. O anda beden konuşur. İlkel bağlar konuşur. Korku konuşur. Sevgi konuşur. Kaybetme dehşeti konuşur. Ve insan bazen sevdiği birinin üzerine kapanırken aslında şunu yapmaya çalışır; ‘gitme, burada kal. Ben hala seni tutuyorum. Ben seni bırakırsam, hayat da seni bırakacak.’ Bu cümle akılla açıklanmaz. Ama ruh bunu bilir. Çünkü bazı bağlar sadece duygusal değildir. Bazı bağlar, insanın içindeki devamlılık hissine dokunur. Sevdiğin biri zarar gördüğünde sadece onun bedeni tehdit altında değildir; senin dünyaya dair güvenin de tehdit altındadır. O yüzden insan bazen bir başkasını yaşatmaya çalışırken aslında şunu da yapar; dünyanın tamamen yıkılmadığını kanıtlamaya çalışır. Bazı anlar vardır… İnsan ne kadar güçlü olursa olsun parçalanır. Çünkü sevdiği birinin yok olma ihtimali, insan ruhunun taşıyabileceği en ağır deneyimlerden biridir. Ve o anlarda beden bazen çırpınır. Bazen donar. Bazen gerçekliği reddeder. Bazen sevdiği kişinin bedenine kapanır. Ama bütün bunların altında tek bir şey vardır; insanın sevdiği şeyi kaybetmeye direnmesi. Çünkü sevgi bazen sadece sevmek değildir. Bazen tutmaktır. Bazen bırakmamaktır. Bazen ‘burada kal’ diye bütün bedeninle yalvarmaktır. Ama insan zamanla şunu öğrenmek zorunda kalır; Sevgi güçlüdür ama hayatı tek başına yönetemez. Ve bu kabul çok acıdır. Çünkü insan sevdiğini korumak ister. Onu yaşatmak ister. Ona zarar gelmesin ister. Hatta bazen kendi yaşam gücünü ona verebilse, verecekmiş gibi hisseder. Ama bazı anlarda insanın yapabileceği tek şey, o anın içinden sağ çıkmaktır. Ve belki de iyileşme, tam da bu cümleyi içten içe kabul edebilmektir; ‘ben onu yaşatmak zorunda değildim. Ben sadece onu çok sevdim…’
02.04.2026
Anne, baba ve çocuk arasında kurulan görünmez bağlar… Bir aile dışarıdan bakıldığında basit görünür. Anne, baba ve çocuk… Ama içeriden bakıldığında bu yapı çok daha karmaşıktır. Çünkü bir aile sadece bireylerden oluşmaz. Aynı zamanda ilişkilerden oluşur. Anne ile çocuk arasındaki bağ, baba ile çocuk arasındaki mesafe, anne ile baba arasındaki ilişki… Hepsi birbirine dokunur. Çocuk sadece çocuk değildir… Bir çocuk, sadece kendisi değildir. Anne ile babanın ilişkisinin de yansımasıdır. Eğer anne ve baba arasında görünmeyen bir gerilim varsa, çocuk bunu hisseder. Eğer aralarında mesafe varsa, çocuk bunu taşır. Jacques Lacan’ın söylediği gibi, özne her zaman bir ilişki ağının içinde oluşur. Yani çocuk, sadece kendi başına değil; o ilişkinin içinde şekillenir. Ama bu şekillenme yalnızca davranışlarla değil, çok daha ince bir yerden gerçekleşir; bakışlarla, ses tonlarıyla ve söylenmeyenlerle. Anne–çocuk bağı ve baba… Anne ile çocuk arasındaki bağ çok güçlüdür. Ama bu bağın sağlıklı kalabilmesi için bir üçüncüye ihtiyaç vardır; baba. Baba sadece bir ebeveyn değildir. Aynı zamanda o yoğun bağın içine mesafe getiren kişidir. Bu mesafe kopuş değildir, nefes alan bir alan yaratmaktır. Çocuk, bu sayede sadece anneyle değil, dış dünyayla da ilişki kurmayı öğrenir. Ama burada çoğu zaman gözden kaçan çok önemli bir şey vardır; baa sadece fiziksel olarak var olduğu için değil, annenin zihninde de var olduğu ölçüde etkilidir. Eğer anne, babayı değersizleştiriyorsa, onu yok sayıyorsa ya da içsel olarak onu dışarıda tutuyorsa… Çocuk için baba silikleşir. Ama anne, babayı zihninde taşıyorsa, ona yer açıyorsa, onun varlığını kabul ediyorsa… Çocuk şunu öğrenir; dünya sadece anneden ibaret değildir. Bu, çocuğun ruhsal gelişimi için çok temel bir adımdır. Anne açısından görünmeyen bir işlev: Sansür Anne ile çocuk arasındaki bağ çok yoğun olduğu için, bu bağın içinde bir düzenleyiciye ihtiyaç vardır. Sigmund Freud’un ‘sansür’ dediği şey, burada daha gündelik bir şekilde şöyle anlatılabilir; anne, çocuğun her istediğini olduğu gibi dışarıya taşımaz. Her duygusunu olduğu gibi bırakmaz. Onu biraz yumuşatır, biraz düzenler, biraz filtreler. Mesela bir çocuk çok öfkelenir ve bağırır. Anne onu tamamen bastırmaz ama olduğu gibi de bırakmaz. Şunu yapar; ‘öfkelisin, anlıyorum ama böyle bağırmak yerine bana söyleyebilirsin.’ İşte bu, bir çeşit duygusal çeviridir. Anne burada çocuğun ham duygusunu alır, onu daha yaşanabilir bir hale getirir. Bu sayede çocuk şunu öğrenir; duygularım var ama onları yönetebilirim. Ve bu, çocuğun iç dünyasında çok temel bir yapı kurar. Baba ne yaparsa anne ‘yeterince iyi’ olabilir? Çoğu zaman annelik tek başına ele alınır. Ama aslında annenin yeterince iyi olabilmesi, babanın varlığıyla çok yakından ilişkilidir. Donald Winnicott’ın söylediği gibi, ‘yeterince iyi anne’ kusursuz değildir. Ama bu ‘yeterince iyi olma hali’, çoğu zaman annenin desteklenip desteklenmediğine bağlıdır. Eğer bir baba; annenin yükünü görüyorsa, onu eleştirmek yerine destekliyorsa, yalnız olmadığını hissettiriyorsa, onun da bir birey olduğunu unutmuyorsa; anne daha esnek olur. Daha sabırlı olur. Daha dengeli olur. Ama eğer anne yalnız hissediyorsa, yükü tek başına taşıyorsa, sürekli eleştiriliyorsa… O zaman annenin içindeki kaynak tükenir. Ve bu sadece anneyi değil, çocuğu da etkiler. Çünkü çocuk, annenin ruh halinin içinde büyür. Denge: En zor şey Bir ailede en zor kurulan şey dengedir. Anne çok verir, kendini kaybedebilir. Baba geri çekilir, uzaklaşabilir. Çocuk bu boşlukları doldurmaya çalışabilir. Ve fark edilmeden roller kayabilir. Bazen çocuk ebeveyn olur. Bazen ebeveyn çocuklaşır. Bazen ilişki, olması gereken yerden kayar. Ama denge sadece davranışlarla değil, içsel pozisyonlarla kurulur. Anne kendini tamamen çocuğa verdiğinde, baba dışarıda kalabilir. Baba tamamen geri çekildiğinde, çocuk annenin duygusal partneri haline gelebilir. Ve bu, çocuğun taşıyamayacağı bir yük yaratır. Görünmeyen yükler… Bir ailede konuşulmayan şeyler, en çok hissedilen şeylerdir. Söylenmeyen kırgınlıklar, bastırılan duygular, ifade edilmeyen ihtiyaçlar… Hepsi bir şekilde dolaşır. Ve çoğu zaman çocuk bu yükleri taşır. Ama bunu bilinçli yapmaz. Sadece hisseder. Çünkü çocuk, kelimelerle değil, duygularla bağ kurar. Ve belki de en önemli gerçek… Bir aile kusursuz olmak zorunda değildir. Zaten olamaz. Ama bir aile farkında olabilir. Ne yaşadığını görebilir, ne hissettiğini anlayabilir, ne taşıdığını fark edebilir. Çünkü iyileşme kusursuzlukla değil, farkındalıkla başlar. Donald Winnicott’ın dediği gibi, ‘yeterince iyi’ olmak yeterlidir. Ve belki de bir aile için en gerçek tanım şudur; Birbirini mükemmel şekilde tamamlayan insanlar değil, birbirinin eksiklerini görüp, buna rağmen kalabilen insanlar.
02.04.2026
Küçük bedenlerin taşıdığı büyük duygular üzerine… Bir çocuk dünyaya geldiğinde, herkes onun ne kadar masum olduğundan bahseder. Saf, temiz ve hiçbir şey bilmeyen… Ama çoğu zaman şu unutulur; çocuk hiçbir şey bilmiyor olabilir ama her şeyi hisseder. Bir ortamın gerilimini, annenin yorgunluğunu, babanın sessizliğini… Ve en önemlisi; kendisine nasıl bakıldığını. Donald Winnicott’a göre bir çocuk, kendini annenin bakışında bulur. Yani çocuk ‘kim olduğunu’ tek başına keşfetmez; ona nasıl bakılıyorsa, öyle hissetmeye başlar. Bu yüzden bir çocuk için en temel ihtiyaç sevgiden önce şudur; görülmek... Çocuk neden ağlar? Bir çocuk ağladığında çoğu yetişkin şunu düşünür; ‘bir ihtiyacı var.’ Evet, vardır ama bu ihtiyaç her zaman fiziksel değildir. Bazen çocuk şunu söylemeye çalışır; ‘ben buradayım, beni fark et, beni anla.’ Ama kelimeleri yoktur. Duygusu vardır. Haim G. Ginott’un söylediği gibi, çocuklar davranışlarıyla konuşur. Yani bir çocuğun davranışı, çoğu zaman iç dünyasının dışa vurumudur. Ama yetişkinler çoğu zaman davranışı düzeltmeye çalışır, duyguyu anlamaya değil. Ve işte o zaman çocuk şunu öğrenir; anlaşılmıyorum… Sevilmek mi, hissedilmek mi? Birçok ebeveyn çocuğunu sever, gerçekten sever ama çocuk için önemli olan yalnızca sevilmek değildir. Sevginin nasıl hissettirildiğidir. Bir çocuk için sevgi; dinlemektir, temas edilmektir, göz göze gelmektir, duygusunun kabul edilmesidir… Ama sevgi sadece bakım vermek olarak yaşandığında, çocuk bir boşluk hissedebilir. Çünkü bakım hayatta tutar ama temas var eder. Isabelle Filliozat, çocukların en çok ihtiyaç duyduğu şeyin ‘duygularının görülmesi’ olduğunu söyler. Çünkü duygusu görülmeyen çocuk, zamanla kendi duygusuna yabancılaşır. Çocuk neyi öğrenir? Bir çocuk, ona söylenenlerden çok ona hissettirilenleri öğrenir. Eğer sürekli eleştiriliyorsa; yetersizlik. Eğer sürekli görmezden geliniyorsa; değersizlik. Eğer sadece başarılıyken kabul ediliyorsa; koşullu sevgi. Ve en önemlisi; eğer duyguları bastırılıyorsa; kendini bastırmayı öğrenir. Sigmund Freud’un da işaret ettiği gibi, çocuklukta yaşananlar kaybolmaz. Sadece bilinçdışına çekilir ve yetişkinlikte başka şekillerde geri döner. Yani bir çocuk aslında sadece çocuk değildir. Gelecekteki yetişkinin ilk halidir. Sessiz öğrenmeler Çocuklar en çok konuşulmayan şeyleri öğrenir. Anne üzgün ama iyiyim diyorsa, baba mesafeli ama her şey yolunda diyorsa… Çocuk şunu öğrenir; duygular saklanır ve bu öğrenme çok derindir. Çünkü çocuk, ebeveynin söylediklerine değil, olduğu haline bağlanır. Ve belki de en önemli şey… Bir çocuk için dünya, önce annedir sonra babadır sonra ise ilişkileridir. Ve bu ilk deneyimler, onun hayata nasıl bakacağını belirler. Ama çocuk en çok şunu ister; mükemmel ebeveynler değil, gerçek ebeveynler. Hata yapabilen ama telafi edebilen, uzaklaşabilen ama geri dönebilen. Çünkü çocuk için güven, kusursuzlukta değil, süreklilikte oluşur. Ve belki de bir çocuğun en derin ihtiyacı şudur; sadece büyütülmek değil, gerçekten görülmek…
02.04.2026
Güçlü olması beklenen adamın, kimsenin tam olarak sormadığı hikayesi… Bir erkek baba olacağını öğrendiğinde, ona genelde ne söylenir? ‘Tebrikler. Artık sorumluluk sahibi oldun. Hayatın değişecek.’ Ama kimse şunu tam olarak söylemez; baba olmak, sadece bir çocuğun dünyaya gelişi değildir. Aynı anda bir erkeğin iç dünyasında başlayan sessiz bir dönüşümdür. Ve bu dönüşüm çoğu zaman konuşulmaz. İlk haber: Gurur mu, ağırlık mı? Bir erkek baba olacağını öğrendiğinde çoğu zaman güçlü görünür. Gülümser, sevinir ve plan yapmaya başlar. Ama o anın içinde başka bir şey daha vardır. Ağırlık… Artık sadece kendisi için yaşamayacaktır. Artık birinin hayatında ‘güvenilecek kişi’ olacaktır. Ve bu farkındalık, çoğu zaman içten içe şu soruları getirir; ‘yeterince iyi bir baba olabilir miyim?, Onu koruyabilir miyim?, Ya eksik kalırsam?’ Sigmund Freud, babanın çocuk için sadece bir figür değil, aynı zamanda ‘dış dünyanın temsilcisi’ olduğunu söyler. Yani baba, çocuğun güvenle dünya arasında kurduğu köprüdür. Ama kimse şunu sormaz; o köprüyü kurmaya çalışan adamın içi ne durumda? Doğum anı: Kenarda kalan merkez Doğum anında herkes anneye ve bebeğe odaklanır. Bu olması gerekendir. Ama o an odada bir kişi daha vardır; baba… Çoğu zaman sessizdir. Ne yapacağını tam bilemez. Oradadır ama merkezde değildir. Bir yandan heyecan vardır, bir yandan korku, bir yandan ise da tuhaf bir yabancılık hissi; ‘ben şimdi neredeyim?’ Jacques Lacan’ın dediği gibi, insan çoğu zaman ‘ötekinin bakışıyla’ konumlanır. Ama doğum anında o bakış annenin ve bebeğin üzerindedir. Ve baba, o an ilk kez şunu hissedebilir; var ama görünmez. Bu görünmezlik çoğu zaman dile gelmez ama içte bir yere yerleşir. Babalık: Öğretilmemiş bir rol Bir kadın anne olmaya dair birçok anlatıyla büyür. Ama bir erkek… Çoğu zaman babalığı yaşayarak öğrenir. Nasıl sevilir?, Nasıl bağ kurulur?, Nasıl şefkat gösterilir? Bunların çoğu ona açıkça öğretilmemiştir. Donald Winnicott ‘yeterince iyi ebeveynlikten’ bahseder. Ama birçok erkek, daha en başında kendinden mükemmel baba olmasını bekler. Ve bu beklentiyle baş başa kalır. Bir yandan güçlü olması gerekir, bir yandan destek olması gerekir, bir yandan duygusal olarak orada olması gerekir. Ama nasıl? Bu sorunun cevabı çoğu zaman belirsizdir. Eş olmak ve baba olmak arasında sıkışmak Bir erkek baba olduğunda, sadece bir rol kazanmaz. Aynı anda başka bir rolü de değişir; eş olmak. Kadın artık sadece partner değildir, anne olmuştur. Ve bu dönüşüm, erkeğin ilişki içindeki yerini de değiştirir. Daha önce iki kişi olan yapı, artık üç kişidir. Ve çoğu zaman erkeğin hissettiği şey şudur; geri planda kalmak. Kadın bebeğe yönelir, bu doğaldır ama erkek bazen şunu hisseder; ‘eskisi kadar önemli değilim.’ Bu duygu çoğu zaman suçlulukla karışır. Çünkü böyle hissetmemesi gerektiğini düşünür. Ama hisseder ve söylemez. Haim G. Ginott’un vurguladığı gibi, ifade edilmeyen duygular kaybolmaz; sadece biçim değiştirir. Erkekte bu çoğu zaman mesafeye dönüşür. Sevgi var ama dili farklı Bir baba çocuğunu sever, derinden sever ama bunu her zaman gösteremez. Çünkü ona sevgi çoğu zaman şöyle öğretilmiştir; sorumluluk almak, çalışmak, sağlamak ve korumak… Yani sevgi, onun için bir his değil, bir görev gibi yaşanır. Ama burada bir kopukluk oluşur. Çünkü çocuk, özellikle küçük yaşta, sevginin hissedilmesini ister. Sadece sağlanmasını değil. İşte burada baba çoğu zaman yanlış anlaşılır. İlgisiz sanılır. O kadar da bağlı değil denir. Oysa çoğu zaman gerçek şudur; seviyor ama nasıl göstereceğini bilmiyor. Yorgunluk: Söylenmeyen taraf Birçok baba yorgundur. Ama bu yorgunluk pek konuşulmaz. Çünkü toplum ona şunu söyler; ‘sen erkeksin, güçlü olmalısın ve şikayet etmemelisin.’ Bu yüzden baba yorgunluğunu dile getirmez. Korkusunu söylemez. Yetersizlik hissini paylaşmaz. Ama içinde taşır. Eli R. Lebowitz’in de vurguladığı gibi, bir insanın en çok ihtiyaç duyduğu şey, duygusunun çözülmesi değil, o duyguyla yalnız kalmamaktır. Ama baba çoğu zaman tam olarak bunu yaşar. Duygularıyla yalnız kalır. Babalığın en gerçek hali: Sessiz çelişkiler Bir erkek aynı anda hem güçlü hem kırılgan olabilir. Hem sorumluluk alabilir hem korkabilir. Hem sevebilir hem mesafe koyabilir. Ve bu çelişkiler, zayıflık değildir. Aksine, insan olmanın kendisidir. Ama babalık çoğu zaman tek bir kalıba indirgenir; güç… Bu da erkeğin diğer duygularını bastırmasına neden olur. Oysa bir baba sadece güçlü değil, insan olabildiğinde bağ kurar. Ve belki de en az söylenen şey şu; bir çocuk büyürken sadece annesine değil, babasına da bakar. Onun sesine, onun varlığına, onun dokunuşuna, onun nasıl sevdiğine… Çünkü baba sadece bir figür değildir, bir izdir. Ve o iz, çocuğun dünyayla kurduğu ilişkiye dönüşür. Ama bu kadar önemli bir rolün içinde, babanın kendisi çoğu zaman unutulur. O da yorulur, o da korkar, o da yeterli olup olmadığını sorgular. Ama çoğu zaman bunu söylemez. Belki de babalığın en görünmeyen tarafı budur; sevginin sessiz taşınması. Ve belki de bir babanın en çok ihtiyaç duyduğu şey şudur; sadece güçlü olduğu için değil, insan olduğu için de görülmek…
02.04.2026
Lohusalık, yalnızlık ve kimsenin tam olarak anlatmadığı o kırılgan eşik… Bir kadın anne olacağını ilk öğrendiğinde, çoğu zaman anlatılan şey mutluluktur. Sevinç, heyecan…Yeni bir hayatın başlangıcı… Ve evet, bunların hepsi gerçektir. Ama eksiktir. Çünkü kimse o hikayeninin diğer yarısını aynı açıklıkla anlatmaz. Kimse şunu tam olarak söylemez; anne olmak sadece bir bebeğin dünyaya gelmesi değildir. Aynı anda bir kadının eski halinin de yavaş yavaş dağılmasıdır. Ve bu da her zaman yumuşak bir geçiş değildir. İlk duyulan kalp atışı: Başlayan bir bağ mı, başlayan bir kaygı mı? Bir kadın bebeğinin kalp atışını ilk duyduğunda çoğu zaman anlatıldığı gibi sadece mutluluk hissetmez. Evet, o an büyülüdür ama aynı zamanda çok gerçek bir şey başlar; sorumluluk. Artık yalnız değildir. Artık sadece kendi hayatından sorumlu değildir. İçinde taşıdığı bir yaşam vardır. Ve bu farkındalık, bazen heyecanın içine karışan ince bir kaygı getirir; ‘iyi bir anne olamazsam?, ya bir şey olursa?, ya bu sorumluluğun altından kalkamazsam?’ İşte annelik çoğu zaman tam burada başlar. Sadece bir sevgiyle değil, sevginin içine karışmış bir korkuyla. Donald Winnicott bu noktada annenin ‘yeterince iyi’ olmasının yeterli olduğunu söyler. Kusursuzluk değil, temas önemlidir. Ama birçok kadın, daha en başında kendinden fazlasını beklemeye başlar. Doğum: Sadece bir başlangıç değil, bir çözülme anı… Doğum anı dışarıdan bakıldığında mucizevi bir an gibi anlatılır. Ama kadının bedeni ve ruhu için bu, aynı zamanda bir eşik deneyimidir. Bir beden açılır, bir hayat çıkar ve o an, kadın yalnızca bir bebek doğurmaz. Kendi sınırlarını da doğurur. Acı, yorgunluk, korku, bilinmezlik… Ve sonra bir anda o sessizlik; bebek gelir. Herkes ona bakar. Herkes onun sağlıklı olup olmadığını sorar. Ve o anda çok ince bir şey olur; kadın görünmezleşmeye başlar. Jacques Lacan’ın dediği gibi, özne çoğu zaman ‘ötekinin bakışıyla’ var olur. Ama burada bakış bebeğe yönelir, kadın ise o bakışın dışına düşer. Artık odanın merkezinde bebek vardır. Kadın ise arka planda kalan, güçlü olması beklenen kişiye dönüşür. Kimse tam olarak şunu sormaz; ‘sen nasılsın?’ Lohusalık: Sevgiyle gelen yalnızlık Lohusalık, çoğu zaman yanlış anlatılır. Sanki sadece hormonların geçici bir dalgalanması gibi. Oysa lohusalık, bir kadının hayatındaki en yoğun içsel karşılaşmalardan biridir. Çünkü bu dönemde kadın; uykusuzdur, yorgundur, bedeni hala iyileşmeye çalışıyordur, sürekli bir sorumluluk altındadır ve en önemlisi, artık eskisi gibi değildir. Ama çevresi çoğu zaman şunu bekler; mutlu olmasını. Çünkü anne oldu. Çünkü en güzel şey bu.Çünkü herkes bunu ister. İşte tam burada bir çatlak oluşur. Kadın bir yandan bebeğine bakar ve onu sever. Gerçekten sever. Ama aynı anda şunu da hissedebilir; yorgunluk, bunalmışlık, yetersizlik hissi ve hatta bazen uzaklaşma isteği. Ve sonra hemen ardından gelen suçluluk; ‘nasıl böyle hissedebilirim?, ben kötü bir anne miyim?’ gibi. Isabelle Filliozat bu duyguların bastırılmasının değil, anlaşılmasının iyileştirici olduğunu söyler. Çünkü duygular bastırıldıkça değil, görüldükçe dönüşür. İşte lohusalık depresyonunun en derin yeri burasıdır. Kadının hissettiği şeylerden değil, o hisleri hissettiği için kendini suçlamasından doğar. Yalnızlık: Kalabalığın içindeki sessizlik Birçok kadın lohusalık döneminde yalnız kalmaz aslında. Etrafında insanlar vardır. Aile vardır. Ziyaretler vardır. Ama buna rağmen derin bir yalnızlık hisseder. Çünkü o yalnızlık fiziksel değil, anlaşılmamışlıktır. Herkes bebeği sorar. Herkes tavsiye verir. Herkes bir şey anlatır. Ama çok az kişi gerçekten şunu yapar; kadının yanında sessizce durur. Kadın çoğu zaman yardım istemekte zorlanır. Çünkü güçlü olması gerektiğini düşünür. Çünkü anneliğin doğal olarak ‘başarılması gereken’ bir şey olduğuna inanır. Haim G. Ginott’un söylediği gibi, insanlar çoğu zaman tavsiye vererek değil, anlaşılarak iyileşir. Ama annelikte bu anlaşılma çoğu zaman eksik kalır. Ve böylece içinden geçenleri söylemez. Uykusuzluğunu, tükenmişliğini ve korkularını… İçinde taşır. Ve işte bu taşınan şeyler zamanla ağırlaşır. Eşlerin yeri: Yanında olmak mı, gerçekten yanında olmak mı? Bu süreçte eşin varlığı çok belirleyicidir. Ama burada ince bir fark vardır. Fiziksel olarak orada olmak ile gerçekten orada olmak arasında. Birçok erkek bu dönemde ne yapacağını tam olarak bilemez. Çünkü ona da kimse öğretmemiştir. Bir annenin yanında nasıl durulacağını. Bazıları çözmeye çalışır, bazıları geri çekilir, bazıları ise sadece izler. Ama çoğu zaman kadının ihtiyacı şudur; çözüm değil, eşlik… Eli R. Lebowitz’in de vurguladığı gibi, birinin yanında durmak, onun duygusunu ortadan kaldırmak değil; o duyguyla yalnız kalmamasını sağlamaktır. Yargılanmadan dinlenmek. Zayıf hissettiğinde bunun normal olduğunu duymak. Yükü paylaşmak. Sadece bebekle değil, onunla da ilgilenildiğini hissetmek. Çünkü bir kadın bu dönemde sadece anne değildir. Hala bir kadındır, hala bir insandır ve hala görülmeye ihtiyacı vardır. Ama bu görülmeyiş devam ettiğinde, kadın sadece yorulmaz, içinden kapanmaya başlar. Anneliğin en gerçek hali: Çelişkiler Kimse bunu açık açık söylemez ama gerçek şudur; bir kadın aynı anda hem çok sevebilir hem de çok zorlanabilir. Hem bebeğine bakarken eriyebilir hem de bir an yalnız kalmak isteyebilir. Hem güçlü hissedebilir hem de aynı gün içinde kırılabilir. Ve bu çelişkiler anormal değildir. Aksine, anneliğin en gerçek halidir. Ama toplum çoğu zaman anneliği tek bir duyguya indirger; mutluluk. Ve bu, birçok kadının kendi duygularını bastırmasına neden olur. Oysa lohusalık, bastırılacak bir dönem değil, anlaşılacak bir dönemdir. Ve belki de en çok söylenmesi gereken şey şu… Anne olmak, bir kadının hayatındaki en güçlü dönüşümlerden biridir. Ama bu dönüşüm, her zaman zarif ve huzurlu değildir. Bazen dağınıktır, bazen karışıktır, bazen yorucudur, bazen ise yalnızdır. Ve bütün bunlara rağmen devam eder. Bir kadın, uykusuz gecelerin içinde kendi yorgunluğuna rağmen, kendi ihtiyaçlarını erteleyerek, bir hayatı büyütür. Ama bu süreçte onun da tutulmaya ihtiyacı vardır. Onun da görülmeye, duyulmaya ve anlaşılmaya… Çünkü bir bebeğin dünyaya gelişi kadar önemli bir şey daha vardır. O bebeği dünyaya getiren kadının da kaybolmaması. Ve belki de anneliğin en derin ihtiyacı şudur; sadece ‘iyi bir anne’ olarak değil, bir insan olarak da hatırlanmak…
02.04.2026
Modern ilişkilerin içinden geçen görünmez yaralar, suskun ihtiyaçlar ve sevme cesareti üzerine… Aşk çoğu zaman bir kavuşma hikayesi gibi anlatılır. İki insanın birbirini bulması, birbirine yaklaşması, birbirinde huzur ya da tutku bulması gibi. Oysa ilişkinin iç yüzüne biraz daha yakından bakıldığında, aşk yalnızca kavuşmaktan ibaret değildir. Bazen aşk, görünmek istemektir. Bazen görülmediğin yerde yavaş yavaş silinmektir. Bazen yaklaşmaktan çok, yaklaşınca kaçma ihtiyacıdır. Bazen de insanın gerçekten sevip sevemediğiyle ilgili sessiz bir sınavdır. Çünkü modern ilişkilerin en kırılgan yeri tam da burada başlıyor. İnsanlar artık yalnızca birini bulmakta zorlanmıyor. Birini gördükten sonra kalmakta, kaldıktan sonra açılmakta, açıldıktan sonra gerçekten sevmekte zorlanıyor. Ve belki de bu çağın en büyük meselesi şu; insanlar birbirlerine ulaşabiliyor ama birbirlerine değemiyor. Konuşabiliyor ama içini gerçekten açamıyor. Arzulayabiliyor ama bağlanamıyor. Yan yana gelebiliyor ama birbirini göremiyor. Aşkın içindeki en büyük kırılmaların çoğu da tam burada ortaya çıkıyor. İlişki içinde kadının görünmemesi Bir kadının ilişkide en büyük ihtiyacı her zaman büyük cümleler değildir. Bazen bir bakış, bazen fark edilmiş küçük bir ayrıntı, bazen de yaptığı duygusal emeğin hissedilmesi yeterlidir. Çünkü kadın çoğu zaman ilişkiye yalnızca bedeniyle ya da sözüyle değil, dikkatiyle girer. İncelikleriyle girer. Hatırladıklarıyla, düşündükleriyle, karşı tarafın ruh halini okumaya çalışmasıyla girer. Bir erkeğin ses tonundan bir şey anlar, suskunluğundan bir şey sezer, rahatsızlığını fark eder, ihtiyacını hissetmeye çalışır. Ve bunların çoğunu çoğu zaman söylemeden yapar. Kadının ilişkideki emeği çoğu zaman görünür değil, hissedilir bir emektir. Ama tam da bu yüzden en kolay gözden kaçan da odur. Bir kadın bazen sadece şunu ister; ‘Benim burada oluşum fark ediliyor mu?’, ‘Benim çabam görülüyor mu?’, ‘Ben sadece sevilen biri miyim, yoksa gerçekten hissedilen biri miyim?’ Çünkü bir kadını en çok yoran şey her zaman sevgisizlik değildir. Bazen bir ilişkinin içinde sevilirken bile silikleşmektir. Orada olup da yokmuş gibi hissetmektir. Kadın çoğu zaman ilişkiyi taşıyan görünmez alanları doldurur. Kırılan yerleri yumuşatır. İletişimsizliği toparlamaya çalışır. Sessizlikleri anlamlandırır. Karşı tarafın geri çekilişine bile yine kendisi anlam bulmaya çalışır. Ama bütün bu çabanın karşılığında sadece alışılmış bir rutin, duyarsız bir devamlılık ya da ‘zaten yapıyorsun’ duygusu gördüğünde, içinde çok derin bir kırılma başlar. Çünkü görülmeyen emek zamanla sevgiyi de yorar. Kadın bir noktadan sonra yüksek sesle şikayet etmek yerine içinden eksilmeye başlar. Önce daha az anlatır. Sonra daha az bekler. Sonra daha az heyecanlanır. En sonunda ise hala oradaymış gibi görünür ama duygusal olarak geri çekilmiştir. Dışarıdan bakıldığında ilişki sürüyor gibi görünür; ama aslında kadın, en çok o görünmediği yerde vazgeçmiştir. Bir kadının kalbi çoğu zaman büyük bir ihanetten önce kırılmaz. Küçük küçük fark edilmeyişlerle yorulur. Duyulmamış cümlelerle, karşılık bulmamış emeklerle, ‘sen zaten güçlüsün’ denilerek geçiştirilmiş ihtiyaçlarla kırılır. Ve belki de bir kadın ilişkide en çok şu yüzden sessizleşir. Çünkü kendini tekrar tekrar anlatmak, görülmemeyi daha da acı verici hale getirir. O zaman mesele artık yalnızca ‘beni seviyor mu?’ olmaktan çıkar. Şuna dönüşür; ‘ben bu ilişkinin içinde gerçekten var mıyım?’ İşte kadının görünmezliği, tam olarak burada başlar. Sevilirken bile hissedilmemek. Verirken bile alınmamak. Birinin hayatında olup, onun iç dünyasında yer bulamamak… Ve bir kadın en çok burada yorulur. İlişki içinde erkeğin görünmemesi Ama ilişkinin öteki tarafında, çoğu zaman başka türlü görünmeyen bir erkek de vardır. Onun görünmezliği daha sessizdir, daha az konuşulur, daha az fark edilir. Çünkü erkek acısını çoğu zaman anlatmaz; işlevselliğe çevirir. Duygusunu açık etmek yerine susar. İhtiyacını doğrudan söylemek yerine davranışa dönüştürür. Bu yüzden erkek çoğu zaman anlaşılmayan değil, yanlış okunan tarafta kalır. Bir erkek ilişki içinde sevgisini çoğu zaman kelimelerle kurmaz. O, ilgisini varlığıyla göstermeye çalışır. Yanında durarak, bir sorunu çözmeye uğraşarak, geri dönerek, sorumluluk alarak, bir ihtiyacını kendi diliyle karşılamaya çalışarak bağ kurar. Ama onun bu dili görülmediğinde ya da yetersiz sayıldığında, o da ilişki içinde görünmezleşmeye başlar. Çünkü erkeğin en kırılgan yaralarından biri, ne yaparsa yapsın yetmiyormuş gibi hissetmektir. Bir kadın bazen ‘sen hiç anlatmıyorsun’ der. Erkek içinden ‘ama ben gösteriyorum’ diye geçirir. Kadın ‘beni duymuyorsun’ der. Erkek ‘ama ben buradayım’ diye düşünür. İşte birçok ilişkinin kopuşu, tam da bu iki dilin birbirine çevrilememesinden doğar. Erkek de görünmek ister aslında. Ama onun görünme ihtiyacı farklıdır. O da takdir edilmek ister. Çabasının fark edilmesini ister. Kurduğu düzenin, taşıdığı yükün, geri planda sessizce yaptığı şeylerin hissedilmesini ister. Sadece sonuçlarıyla değil, niyetiyle de görülmek ister. Fakat erkeklik çoğu zaman ona şunu öğretmiştir; ihtiyacını gösterme, kırılganlığını belli etme, beklediğini söyleme, güçlü kal, topalar ve dayan… Böyle olunca erkek, ilişkide en çok ihtiyaç duyduğu şeyleri en az dile getiren kişiye dönüşür. Ve sonra da görünmediğini fark ettiğinde bunu bir şikayet değil, geri çekilmeye çevirir. Bir erkek çoğu zaman ‘beni görmüyorsun’ demez. Daha az konuşur, daha az yaklaşır, daha az heves eder ve sonra bir gün kadın, onun neden bu kadar uzaklaştığını anlamaya çalışır. Oysa erkek bazen terk etmeden önce zaten içinden çekilmiştir. Bedeni oradadır ama duygusu yavaşça kıyıya vurmuştur. Çünkü görülmemek yalnızca kadını değil, erkeği de susturur. Yalnızca kadını değil, erkeği de değersiz hissettirir. Yalnızca kadını değil, erkeği de sevgisini göstermeye küstürür. Ve belki de ilişkilerde en az konuşulan şey şudur; erkek de görünmek ister. Ama görünme biçimi doğru okunmadığında, o da kendi içine kapanır. Onun sessizliği her zaman duygusuzluk değildir; bazen incinmişliğin dilidir. Modern çağda insanlar neden ilişkiye girmekten kaçıyor? Bugünün insanı ilişki istemiyor değil. Aslında belki tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar yakınlık istiyor. Anlaşılmak istiyor. Görülmek istiyor. Kendine ait bir yer bulmak istiyor. Ama aynı insan, o yakınlığın gerçek ihtimali belirince geri çekiliyor. Çünkü artık problem yalnızca yalnızlık değil; bağ kurmanın taşıdığı risk. Modern çağda insanlar aşka inanmamaktan çok, aşkın bedelinden korkuyor. Çünkü ilişki demek yalnızca mutlu olmak demek değil. İlişki demek, bir başkasının seni gerçekten görme ihtimalini kabul etmek demek. Ve görülmek, sandığımız kadar romantik bir şey değil. Bazen çok çıplak, çok savunmasız, çok sarsıcı bir deneyim. Birine yaklaşmak kolay, mesajlamak kolay, etkilenmek kolay, arzulanmak kolay ama gerçek bir ilişkiye girmek, insanın kendi savunmalarını da sorgulamasını gerektiriyor. İşte zor olan bu. Çünkü ilişki, sadece karşındakiyle ilgili değildir. Aynı zamanda senin kendi yaralarınla yüzleşmendir. Güven problemi olan biri için ilişki, sürekli tetikte kalmak demektir. Terk edilme korkusu olan biri için ilişki, sürekli kaybetme ihtimalini taşımak demektir. Yetersizlik duygusu taşıyan biri için ilişki, bir gün eksik bulunma ihtimalidir. Özgürlüğünü kaybetmekten korkan biri için ilişki, sanki boğulmanın eşiğidir. Bu yüzden insanlar artık birbirlerinden çok, ilişkide ortaya çıkacak kendi halleriyle karşılaşmaktan korkuyor. Bir ilişkiye girdiğinde yalnızca birini sevmezsin. Aynı zamanda kıskanç yanınla tanışırsın, sabırsızlığınla tanışırsın, bağımlı yanınla, kaçıngan yanınla, çocuk kalmış yanınla tanışırsın. Ve çoğu insan, aşkın getirdiği bu içsel açıklığa hazır değildir. Bu çağın en büyük çelişkisi de burada yatıyor. İnsanlar yakınlık istiyor ama savunmalarını bırakmak istemiyor. Sevilmek istiyor ama risk almak istemiyor. Birine ait hissetmek istiyor ama aynı anda kontrolü kaybetmek istemiyor. Bu yüzden modern ilişki çoğu zaman şöyle yaşanıyor; biraz yaklaş, biraz geri çekil. Biraz açıl, sonra sus. Biraz umut ver, sonra belirsizleş. Biraz bağ kur, sonra ‘ben ilişki insanı değilim’ de. Çünkü belirsizlik, birçok insan için netlikten daha güvenli geliyor. Netlik sorumluluk getiriyor. Sorumluluk ise seçim. Seçim de kaybetme ihtimali… Oysa belirsizlikte insan kendini kandırabiliyor. Ne tam içeride, ne tam dışarıda. Ne gerçekten var, ne gerçekten yok. Ne tam bağlı, ne tam özgür. Ama burada atlanan şey şu; belirsizlik insanı korumaz, sadece geciktirir. İncinmeyi engellemez, yalnızca biçimini değiştirir. Ve sonunda kişi, hiç başlamamış ilişkilerin yasını tutmaya başlar. İnsanlar artık ilişki istemedikleri için değil, ilişkinin açığa çıkaracağı kırılganlıkla baş etmekte zorlandıkları için kaçıyorlar. Belki de bu yüzden bugün birçok insanın kalbi dolu ama hayatı boş. Anlatacak bir sürü hikayesi var ama yaşanmış bir bağı yok. Çünkü ilişkiye yaklaşmış ama içine girememiş. Birini istemiş ama onu gerçekten hayatına alamamış. Sevilmek istemiş ama sevilmenin taşıdığı açıklığa cesaret edememiş. Ve modern çağın en sessiz acılarından biri de bu; kalbe dokunan şeylerin çoğu, hayata dönüşemeden eksik kalıyor. Peki sevmek gerçekten herkesin yapabildiği bir şey mi? Belki de bütün bu meselenin en derin yerinde şu soru yatıyor; insan gerçekten sevebiliyor mu? Yoksa sadece ihtiyaç duyuyor, bağlanıyor, arzuluyor, alışıyor, sahipleniyor ve bütün bunlara aşk mı diyor? Erich Fromm’un en sarsıcı yerlerinden biri tam da burada açılıyor. Fromm’a göre sevgi, kendiliğinden olan bir duygu değil; bir yeti, bir emek, bir olgunluk biçimidir. Yani herkes hoşlanabilir, herkes etkilenebilir, herkes birine yoğun bir çekim duyabilir. Ama herkes sevemez. Çünkü sevmek, sadece hissetmek değildir. Sevmek, bir başkasının varlığını taşıyabilecek kadar içsel derinliğe sahip olmaktır. Bu da kendiliğinden olmaz. Sevmek için önce insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin belli bir olgunluğa ulaşması gerekir. Kendini hiç tanımamış biri, karşısındakini de gerçekten tanıyamaz. Kendi boşluğunu fark etmemiş biri, o boşluğu sürekli başkasıyla doldurmaya çalışır. Kendi yarasını sahiplenmemiş biri, her ilişkide o yaranın merhemini dışarıda arar. Böyle olunca sevgi, bir paylaşım olmaktan çıkıp bir talebe dönüşür. ‘Beni mutlu et. Beni iyileştir. Beni bırakma. Beni seç. Beni eksik hissettirme.’ Oysa sevgi bunların hiçbiri değildir. Sevgi, bir başkasını kendi ihtiyaçlarının merkezi haline getirmek değildir. Onu tüketmeden, boğmadan, kendine hapsetmeden sevebilmektir. Fromm’un ima ettiği şey çok kıymetlidir; sevgi, insanın olgunluk kapasitesini gösterir. Yani seven kişi sadece isteyen kişi değildir. Bekleyen kişi de değildir. Alan kişi hiç değildir. Seven kişi, vermeyi bilen kişidir. Ama bu veriş, kendini silmek değil; kendi bütünlüğünden taşabilmektir. Gerçek sevgi, bir başkasına yaslanmak için değil, onunla yürümek için vardır.Onu yönetmek için değil, anlamak için vardır. Sahip olmak için değil, alan açmak için vardır. Ve belki de bugünün en büyük krizlerinden biri tam da burada yaşanıyor; insanlar aşka çok şey yüklüyor ama sevme kapasitesini geliştirmeye aynı ölçüde yanaşmıyor. Bir ilişki istiyorlar ama o ilişkinin gerektirdiği sabrı, emeği, dikkati, öz farkındalığı göstermekte zorlanıyorlar. Sevilmek istiyorlar ama sevebilmek için gereken içsel çalışmayı yapmıyorlar. Çünkü sevmek güzel olduğu kadar disiplin de ister. Dikkat ister. Süreklilik ister. Kendini aşmayı ister. Kendi egonun dışına çıkmayı ister. Ve en önemlisi, sevgiyi bir ihtiyaç değil, bir eylem haline getirmeyi ister. İnsan ancak sevme kapasitesi kadar derindir. Ancak bir başkasını özgür bırakabildiği kadar olgundur. Ancak karşısındakini değiştirmeden, ona kendi korkularını yüklemeden, onu kendi boşluğunun aracı haline getirmeden sevebildiği kadar sahicidir. Belki mesele aşkı bulmak değil, aşkı taşıyabilmektir Bütün bu meselelerin sonunda dönüp dolaşıp geldiğimiz yer belki de tek bir soruda toplanıyor; bir ilişkiyi gerçekten zorlaştıran şey, doğru insanı bulamamak mı; yoksa bulunduğunda onu taşıyacak içsel açıklığa sahip olmamak mı? Çünkü ilişkiler çoğu zaman sevgisizlikten bitmiyor. Görülmemekten bitiyor. Yanlış okunmaktan bitiyor. Kendi yaralarını birbirine yüklemekten bitiyor. Yakınlık isteyip savunmaları bırakamamaktan bitiyor. Ve en çok da, sevmeyi bir duygu sanıp emek kısmını atlamaktan bitiyor. Kadın görünmediğinde içinden eksiliyor. Erkek görünmediğinde sessizleşiyor. Modern insan korktuğu için geri çekiliyor. Ve sevme kapasitesi gelişmemiş kalpler, aşkı taşımakta zorlanıyor. Oysa belki gerçek ilişki, bütün bu kusurların ortasında başlıyor. Birbirini kusursuz sanan iki insan arasında değil; kendi eksiklerini az çok tanımış iki insan arasında… Birbirini tamir etmeye çalışanlar arasında değil; birbirinin kırık yerlerinden korkmadan bakabilenler arasında… Gitmek için bahane kollayanlar arasında değil; kalmanın ağırlığını göze alabilenler arasında… Belki aşk, birini bulmak kadar, o kişiyle birlikte kendi karanlığını da görmeyi kabul etmektir. Belki aşk, görünmek kadar görmeyi de öğrenmektir. Belki aşk, kaçma dürtüsüne rağmen kalabilmektir. Belki aşk, ‘beni tamamla’ demekten vazgeçip ‘ben de eksiğim, sen de eksiksin, yine de burada mıyız?’ diyebilmektir. Ve belki insanın en büyük olgunluğu, tam da bu sorunun içinde saklıdır. Çünkü gerçek bağ, kusursuz insanların değil; birbirinin yükünü romantikleştirmeden, birbirinin yarasını sömürmeden, birbirinin varlığını gerçekten hissederek kalabilen insanların arasında doğar. Aşk o zaman bir sarhoşluk olmaktan çıkar. Bir gösteri olmaktan çıkar. Bir eksik kapatma oyunu olmaktan çıkar. Ve yavaş yavaş başka bir şeye dönüşür; bir bilince, bir emeğe, bir karşılaşmaya ve bir eve. Öyle görkemli, kusursuz, sarsılmaz bir ev değil belki… Ama içeri girildiğinde insanın kendini biraz daha az yalnız hissettiği bir yer. Ve galiba insanın en çok aradığı şey de budur; Kendini tüketmeden sevebilmek, kendini kaybetmeden bağlanabilmek, kendini saklamadan görünebilmek, ve bütün bunların içinde bir başkasının da gerçekten orada kaldığını hissedebilmek. Çünkü bazen aşk, bize büyük mutluluklar vaat eden bir mucize değildir. Bazen sadece şudur; birinin gözlerinin içinde, ilk kez gerçekten silinmeden kalabilmek…
02.04.2026
Jacques Lacan’a göre aşk, eksiklik üzerine kurulur. Lacan’ınpsikanalitik çerçevesinde aşk, bir öznenin kendi eksikliğini, bir başkası aracılığıyla tamamlamaya çalışmasıdır. Yani aşk, aslında kişinin kendi eksik parçalarını ötekine yansıtarak bir bütünlük yanılsaması yaratmasıdır. Lacan’ın meşhur cümlesi şudur; ‘Aşk, öznenin, kendinde olmayan şeyi, ötekinde olduğunu varsayarak vermesidir.’ Bu cümle derin bir paradoks taşır. Aşık olan kişi, aslında kendinde olmayanı (bir eksikliği, bir arayışı), karşısındakinde var sayar ve onu verir gibi yapar. Bu, tamamlanma arzusu doğurur ama bu tamamlanma hiçbir zaman tam olarak gerçekleşmez. Çünkü Lacan’a göre özne daima eksiktir ve bu eksiklik simgesel düzende (dil, kültür, toplum yapıları içinde) sürekli yeniden üretilir. Aşk bu bağlamda ne tam bir birleşme ne de basit bir duygusal yakınlıktır; bir yanılsamadır, ama bu yanılsama olmadan da özne arzusunu sürdüremez. Dolayısıyla Lacan için aşk, insanın arzusu ve eksikliğiyle kurduğu karmaşık bir oyundur. Gerçekten bağlanmak ister ama aynı anda o bağlanmanın imkansızlığı da hisseder. Bu bakış çelişkilerle bir noktada buluşuyor gibi görünüyor. Çoğu zaman aşka duyduğumuz çekim, gerçekten karşımızdakinden çok, onda gördüğümüz ya da görmek istediğimiz şeyle ilgilidir. Eksik kalan bir yanımızı; anlaşılmak, tamamlanmak, ait hissetmek gibi karşımızdakine yansıtırız. Onun varlığı, bizim eksikliğimize geçici bir doluluk hissi verir. Ama sonra bir noktada çatışma başlar. Ya o sandığımız kişi değildir, ya da biz ondan hep fazlasını isteriz… bizde olmayanı… Lacan’ın dediği gibi aşk, öznenin ‘olmayan bir şeyi veriyormuş gibi yapmasıdır.’ Ve bu oyunun içinde hem büyü hem hayal kırıklığı vardır. Tam da Lacan’ın işaret ettiği yer; sende eksik olanı ya da sende kırık duran şeyi ötekinde aramak… Güven, cesaret, tutku, sadakat, iletişim… bunların her biri bir ihtiyaçtan doğar. Ve biz çoğu zaman bu ihtiyaçları kendi içimizde inşa etmektense, bir başkasının varlığıyla tamamlamayı isteriz. Ama aşk karmaşık bir sahne. Bir yandan güvenmek istersin, Ama geçmişten gelen bir sarsıntı seni kuşkulandırır. Cesaret beklersin ama kendin de tam cesur olamazsın. Tutku dilersin ama içinde hem yanmak hem de yanmaktan korkmak vardır. Ve sadakat… belki de en derininden, en kırılganından… Tüm bunlar, kendi içinde bir yankı bulamayınca, ötekine yansıtılır. Lacan’a göre aşk bu noktada başlar. Kendi eksikliğini karşı tarafa sunarak bir bağ kurmak… Ama aşkın o tutkulu, çalkantılı hali, zaten bu eksikliklerin hiçbir zaman tam olarak karşılanmamasından gelir. Yani aşk, tamamlanma hayalinin sürekli ertelenmesidir ama yine de, insan o hayalin peşinden yürümeye devam eder… Peki gerçek aşk nedir? Eksikleri tamamlayacak biriyle olmak mıdır gerçek aşk, yoksa eksik hallerin birbirini anlaması mıdır? Eksikleri tamamlayacak biriyle olmak (ideal tamlık arayışı)… Bu, daha romantik ve klasik bir aşk anlayışıdır. Ruh eşini bulmak gibi… Kendinde eksik olanı karşı tarafta ararsın. Güvenin yoksa, seni hep koruyacak biri istersin. Cesaretin eksikse, gözünü karartıp seni sürükleyecek biri… Sadakat, tutku, iletişim gibi değerleri, belki sende eksik olan haliyle karşıdan beklersin. Bu aşk türü, tamamlanma arzusuyla beslenir. Ama bir riski vardır. Karşı taraf senin yüklediğin o tamlayıcı rolü taşıyamazsa hayal kırıklığı başlar. Çünkü kimse,kimsenin eksikliğini tam olarak gideremez… Ve aşk, zamanla bir beklenti savaşına dönüşebilir. Eksik hallerin birbirini anlaması (karşılıklı kabul ve ortak kırılganlık)… Bu yaklaşım daha psikanalitik, daha insani bir zemindedir. Burada aşk, birbirinin eksik yönlerini tamamlamak değil, o eksikleri fark edip, birlikte taşımaya gönüllü olmak demektir. İki kişi de yaralı olabilir, iki kişi de cesaretsiz, zaman zaman güvensiz, yorgun olabilir… Ama onlar birbirlerini ‘oldukları halleriyle’ kabul ederler… Ve aşk, o eksik yerlerdeki anlayışla büyür. Bu aşk türü, beklentiden çok tanımaya dayanır. Sen benden bir şey talep etmezsin, ben de senden ama eksiklerimiz konuşulabilir, yaşanabilir hale gelir. Bunun içinde gerçek bir sadakat, derin bir bağlılık ve dürüstlük yatar. Çünkü aşk artık ‘birini tamamlamak’ değil, onunla ‘tamamlanamamayı’ sevmek olur. Hangisi daha gerçek? Biri hayali büyüyle başlar, diğeri gerçeklerle kök salar. İlki sarhoş eder, ikincisi iyileştirir. Ama her ikisi de insanın aşk yolculuğunda farklı zamanlarda karşısına çıkabilir. Eksikleriyle birlikte sevebilmek, sevilmeye cesaret etmekten geçiyor… Peki karşılıklı eksikleri göze alacak kadar cesur olunabilinir mi? Eksiklerini bir başkasının önüne sermek; ‘bak, buram kırık, buram eksik’ demek kolay değildir. Çünkü insan en çok o yönlerinden incinir. Hele ki sevilmek istediği kişi karşısındaysa, daha da zor. Ama işte aşk dediğimiz şey, bu kırıklıklara rağmen kalmayı seçmektir. Gitmemek, kaçmamak, korkmamak… Karşılıklı eksikleri göze almak için önce kendini çıplak bir aynada görmeye razı olmak gerekir. Sonra o aynada başkasının yansımasına da bakabilmek… Ve en önemlisi eksikleri tamir etmeye çalışmadan, sadece yanında durmayı bilmek. Bazen ‘tamir etmeye’ çalışmak da bir kaçıştır aslında; karşındakini olduğu gibi kabul etmek, çok daha büyük bir sadakat ister. Yani evet… Eksikleriyle sevmek, onları birlikte taşımayı göze almak, cesaret ister… Ama bu cesareti gösteren iki kişi bir araya geldiğinde, aşk yalnızca bir tutku değil; bir sığınak olur. Ve o sığınakta, insan en çok kendine benzeyen huzuru bulur. Aşk çoğu zaman bize dışarıdan gelen bir duygu gibi görünür. Biri gelir, kalbimize dokunur, bizi etkiler ama aslında aşk, içimizde çok önceden başlayan bir çağrının yankısıdır. Karşımıza çıkan kişi o yankıya sadece cevap olur. Bu yüzden çoğu zaman aşk dediğimiz şey, ‘kendimize duyduğumuz özlemin’ bir başkasında karşılık bulmasıdır. Sevdiğimiz kişi bize bizi hatırlatır. Unuttuğumuz yönlerimizi, bastırdığımız duyguları, susturduğumuz ihtiyaçları… Ve eğer gerçekten şanslıysak, karşımızdaki kişi bizi tamamlamaya değil, bize kendimizi geri vermeye gelir. Bu yüzden aşk cesur bir yolculuktur. Bir başkasına değil, önce kendine yaklaşma yolculuğu… Ve o yolda biri elini tutarsa, eksiklerini de yüreğin gibi taşırsa, işte o zaman aşk yalnızca bir his değil, bir ev olur… Bazen yorgunlukla, bazen suskunlukla ama en çok da kalmaya devam ederek büyüyen bir ev. Ve her ev gibi, en gerçek olanı kusurludur ama içi sıcaktır…